Bu hâle gelmiş bir insanın uykuları kaçabilir, bazen evinin yolunu unutabilir, çocuğuna “senin ismin neydi?” diye sorabilir. Çünkü insan bir mevzua ne kadar cinnet derecesinde düşkünlük gösterirse, başka meselelere karşı o kadar lakayt kalır. Evet, bir meseleye konsantre olmuş bir insan, çok iyi bildiği meselelerde bile bazen âdeta nisyan yaşar. Dalgındır o insan ama kendi meselesinde dalgın değil, dalgıçtır.
Zaten asıl mesele, ulvî bir düşüncenin, yüce bir mefkûrenin dalgıcı olabilmektir. Elli defa dalmamıza rağmen elimize bir şey geçmese de “bir cevher bulur, bir mercan adasına ulaşabiliriz” deyip yeniden bir kere daha, bir kere daha dalmak… Elbette ki dalgıçlığın boğulma, çıkamama, zararlı şeylerle karşılaşma gibi riskleri de vardır. Ama mefkûrenin dalgıcı olma mevzuuna gelince, o, netice itibarıyla muhakkak hayır getirir. Muhakkak hayır ise muhtemel tehlikelerden dolayı terk edilemez. Buna göre Allah’a kulluğun; hicret gibi, hasret, hicran ve dâussıla gibi, eza ve cefalara maruz kalmak gibi muhtemel sıkıntıları vardır ama bunun karşısında muhakkak Cennet vardır. Onlar muhtemel, Cennet ise muhakkaktır. Nitekim bu espriye bağlı olarak Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: إِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنيِنَ اَنْفُسَهُمْوَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّلَهُمُ الْجَنَّةَ“Allah, karşılık olarak Cennet’i verip mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.”4 Cennet O’nun olduğu gibi senin malın, canın, nefsin, evlad u iyalin de O’nundur. Bütün bunlar, insana emanet olarak verilmiştir. Allah (celle celâluhu), bu âyette, tabiri caizse yumuşak bir pazarlıkla “Benim sana verdiğim emanetleri Bana yeniden iade et. Bunun karşılığında sana ebedî Cennet, ebedî saadet vereceğim.” buyurmaktadır.
Dipnotlar
- 4 Tevbe sûresi, 9/111.