İçeriğe geç

Benzer durum insanları ebedî hayata, sonsuz mutluluk diyarına davet ederken de söz konusudur. Meselâ siz İslâm’ın o kendine has büyüleyici güzelliklerini temsille ortaya koymadan, pratik hayatta göstermeden; gösterip gönül ve zihinleri ona ısındırmadan, “Alın Kur’ân’ı okuyun; okuyun da aklınız başınıza gelsin. Gözünüz açılsın gerçekleri görün, dünya ve ukbâ hakikatlerine erin!” derseniz bu, onlar üzerinde şok tesiri yapar ve tepkiye sebep olur.

Bundan dolayı öncelikle o insanlara sizi tanıma fırsatını vermeniz gerekir. Siz onlara öyle bir kapı aralayacaksınız ki oradan sizi temâşâ edip tanıyacaklar; tanıyacak ve bugün ve yarınları adına endişe edecekleri hiçbir hususun sizde olmadığını bizzat müşâhede edecekler. Bu durum zamanla güven atmosferi oluşturacak ve o insanlar aheste aheste sizin duygu ve düşüncenize, ruhunuzun ilhamlarına sahip çıkacaklar.

Evet, hak ve hakikate tercüman olma noktasında hikmet-i tedbir ve hikmet-i teenniyle hareket edilmesi gerekir ki hiç yoktan yere muhatap ürkütülüp kaçırılmış olmasın. Yoksa belli alışkanlıkları olan, belli konularda âdeta kireçlenmiş telakkilere sahip bulunan insanlar karşısında siz “O kireci ateşe tutacağım, böylece onu kırıp hemen düzelteceğim.” şeklinde meseleye yaklaşırsanız inşa edeyim derken nice yıkımlara sebebiyet verirsiniz. Bir düşünün, kireçlenmiş uzvunuz için hastaneye müracaat etseniz, o uzvun iyileşmesi adına önünüze nasıl bir tedavi safhası koyar ve yapmanız gerekli pek çok şeyi sizden nasıl bir süreç içerisinde yapmanızı isterler. İşte, insanların ruhlarına, his ve zihinlerine sunulacak teklifler de tekvînî emirlerdeki bu hususlar göz önünde bulundurularak yapılmalı ve hep Rahmânî bir lütuf olan teenniyle hareket edilmelidir.

354