Vakıa bazı yerlerde Maktul Sühreverdi ve Hallac-ı Mansur gibi kimseler hakkında bazı sert kararlar verilmiştir. Bu zatlar âlem-i sekr hâlinde söyledikleri bazı sözleri, âlem-i sahve geçtikleri zaman da söylemiş, bundan dolayı saf ve masum kitleleri idlal ederler mülâhazasıyla tecziye edilmişlerdir. Onlara tevbe teklif edilmiş, ancak onlar düşüncelerinde ısrar etmiş ve ölüme yürümüşlerdir. Hayatıyla alâkalı yazılanlara bakılacak olursa, Hallac-ı Mansur asılmaya götürüldüğü esnada dahi fikirlerinde ısrarcı olmuş, iltibaslı ifadelerinden geri adım atmamıştır. Meselâ ömrünün son anlarıyla alâkalı şöyle bir vak’a nakledilir: Bir gün bakarlar ki, kapılar kilitli ama Hallac hapishanede yok. Ertesi gün bakarlar ki, hapishane yerinde yok. Üçüncü gün ise Hallac, hapishane ile birlikte avdet etmiştir. Sebebini sorarlar. Şöyle cevap verir: “Birinci gün ben O’nun yanındaydım. İkinci gün O, buradaydı. (Yani mekân lâ mekân oldu. Bu cisim cümle cân oldu. Nazar-ı Hak ayân olunca sizler körler gibi baktınız.) Üçüncü gün ise biz buradayız.” Şimdi ölüme götürüldüğü anda dahi mütalaa bu olunca, o zamanın hâkimleri, “İltibasa açık bu tür yanlış ifadeler saf kitleleri dalâlete sürükler, bunun önüne geçmemiz gerekir.” düşüncesiyle adalet-i izafiyeye göre içtihadda bulunup hüküm vermiş olabilirler. Böylece artık Hallac’ın o sözleri hangi mânâda söylediğine bakılmamış ve söylediği o iltibaslı sözlerin başkaları için vesile-i dalâlet olabileceği endişesiyle de hakkında verilen karar infaz edilmiştir. Ancak bilinmesi gerekir ki, bu tür kat’î hükümler, ses kesme adına yapılan müdahaleler umumî değildir, sınırlı bir çerçeve içinde kalmıştır. Meselâ, Hallac’tan sonra gelen ve İslâm âleminde hemen herkes tarafından hüsnükabul gören Şâh-ı Geylânî Hazretleri, “Ben o dönemde bulunsaydım onu kurtarırdım.” der. Demek ki, Şâh-ı Geylânî Hazretleri, Hallac’ın mütalaalarında bir râh-i necat görmüştür. Hatta denilebilir ki, benzer bazı mütalaaları Hazreti Şâh-ı Geylânî de ifade etmiştir. Sahabî mesleğine en yakın olan İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin Mektubat’ında bile, bir kısım müteşabih beyanlar olduğu söylenebilir. Nitekim kendi döneminde Mekke-i Mükerreme’deki ilim mahfilleri tarafından düşünce ve kanaatleri hakkında pek çok tenkit gelmiştir. Kendisini sevenler tarafından yapılan bu tenkitlere müdafaa tarzında cevabî mektuplar da yazılmıştır. Bilindiği üzere o mektuplar Arapça basılan Mektubat’ın kenarlarında mevcuttur. Hâsılı, bir kısım istisnalar hariç tutulacak olursa İslâm’ın o altın döneminde, umumî mânâda fikirler hep saygıyla karşılanmış, hürmet görmüştür. Evet, o dönemde çok farklı mütalaalar serdedilmiş, telakkiler ortaya konulmuş, ortaya konan o meseleler rahat bir şekilde müzakere ve münakaşa edilmiş, teâti-i efkârda bulunulmuş ve neticede efkârın müsademesinden bârika-i hakikat tecellî etmiştir. Bundan dolayı diyebilirim ki, o dönemde yaşayan insanlar, farklı düşünce ve kanaatlere saygı noktasında, bana şu modern çağdaki insanlardan daha medenî, daha anlayışlı, daha müsamahalı gelmektedir.