Tabiî ki, diyanet açısından sabit tavır ve davranışlarımız da vardır, onlar temel beslenme kaynaklarımızdır. Allah’ın emrettiği ve ubûdiyet dairesinde yapmamızı istediği bütün vazifeler sabittir; bunlarda bir değişiklik söz konusu değildir. Bununla beraber, dine ve imana hizmet için kullanılan vesilelerde bir kısım yeniliklere gidilebilir; çağa, şartlara ve konjonktüre göre bazı şeylerin formatıyla oynanabilir. Şayet, yer yer format değişikliği yapmaz ve mesajınızı sunmak için farklı farklı şekiller kullanmazsanız, zamanla hem kendiniz ülfetten kurtulamazsınız hem de muhataplarınızın bıkkınlık yaşamalarına mani olamazsınız.
İsterseniz bu hususu da ilâhî ahlâka irca edebilirsiniz: Cenâb-ı Hakk’ın Arşı önce “amâ” üzerindeydi ama daha sonra “mâ” üzerine kondu. Demek ki, Allah Teâlâ icraat-ı sübhaniyesini hep farklı şekillerle cereyan ettiriyor. O, Arşını bir dönemde “amâ”, sonra “mâ” ve nihayet kıyametle beraber ne “amâ” ne de “mâ”, bambaşka bir dünya üzerine kuruyor. Öyleyse, ilâhî meşîet formatlarla oynayarak meseleyi, farklı farklı desenlerle ve değişik değişik şivelerle ortaya koyuyor. Böylece, müşahit ruhânîlere ne zevkler ne zevkler yaşatıyor; esnaf-ı melekûta ne doyumsuz hazlar aldırıyor.. ve kim bilir, ruhuyla kanatlanıp ruhanîlerle atbaşı giden ehl-i Hak bunların hepsini hangi ulvî hislerle müşâhede ediyor.
Bu açıdan, nazarîyi amelîye taşımanın ve amelde temadînin yanı sıra, zamana ve şartlara göre format değişiklikleri yaparak ve çeşit çeşit aksiyonlar ortaya koyarak hep zinde ve heyecanlı kalmaya çalışmak da gerekmektedir.
Plânlar Sebeplere Göre Olmalı!…
Nazarînin amelîye ulaştırılmasında çok önemli bir husus da şudur: Meşîet-i ilâhiyeyi ve murad-ı sübhanîyi kimse aşamaz. Ancak O’nun olmasını dilediği şeyler olur. Hazreti İbrahim Hakkı’nın ifadesiyle,