Her ne kadar mü’minler böyle bir zulümden uzak dursalar da, söz konusu âyetin onlara bakan yönleri de vardır. Zira, daha önce de ifade edildiği gibi, Kitab’ı mehcur tutmanın bir mânâsı da ona karşı alâkasız kalmak, gereken önemi vermemek, onu kulak ardı etmek, hayata hayat kılmamak, ondan istifade etmemek, üzerine yeterince eğilmemek, muhtevasında derinleşmemek ve emirleriyle amel etmemektir. Nitekim, bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “KimKur’ân’ı öğrenir ama Mushaf’ı duvara asar, onunla ilgilenmez ve ona bakmazsa; Kur’ân kıyamet günü o insanın yakasına yapışır ve ‘Yâ Rab! Bu kulun beni mehcûr tuttu (bana ehemmiyet vermedi, beni garip bıraktı ve benden uzak kaldı); şimdi aramızdaki hükmü Sen ver!’ der.”
Maalesef, belli devirlerde İslâm dünyası Kur’ân-ı Kerim’e gerektiği ölçüde ihtimam göstermemiştir. Gerçi mü’minler onun şekline ve kalıbına her zaman çok önem vermişlerdir; onu en güzel mahfazalar içinde evlerinin en mutena köşesine asmışlar ve gelip geçerken yüzlerine gözlerine sürmüşlerdir. Saygının bu şekli de boş değildir, bu da güzeldir; nezd-i ilâhîde bunun da bir kıymeti vardır. Fakat, onun lafzına, şekline, yapraklarına, yazısına ve kalıbına hürmetin ifadesi olarak ortaya koyulan davranışlar, onun derinliklerine inip hakikatlerini anlama ve vaz’ettiği hükümlerin ışığında yaşama kadar değerli değildir. Evet, asıl ehemmiyet verilmesi gereken husus, Kur’ân’ın muhtevasına ve iç derinliklerine ulaşarak onu hayatın esası kılma meselesidir. Aksi hâlde, Kelâm-ı İlâhî, yüksek raflarda, kadife bohçalar içerisinde bütün ihtişamıyla muhafaza edilse ve sürekli öpülüp başlara konulsa da, o yine mehcur sayılır. Yüce Kitap, muhtevasını temsil eden insanların olmadığı bir yerde gariptir ve kendini ifade edemiyor demektir.