İçeriğe geç

Evet, hiçbir zaman bitip tükenme bilmeyen o Kur’ân hazinesinin kapılarını açmaya yönelik soruların yanı sıra, Peygamber Efendimiz’in bizzat kendisine tevcih edilen pek çok sual, halledilmesi gerekli olan pek çok müşkil, ümmetiyle alâkalı dinî, içtimaî, iktisâdî, siyasî pek çok mesâil vardı ki, Beyan Sultanı, kalb-i pâki ve lisan-ı nezîhi ile onların hepsini cevaplayıp müşkilleri hal, mübhemleri şerheder; Kur’ân ile gelen pek çok mutlak emri takyîd, mukayyedi ıtlâk, husûsîyi ta’mîm, umûmîyi de tahsîs buyurarak, Kur’ân mesajının yanında kendi ifade ve beyanlarının rükniyetini de ihtarda bulunurdu. Meselâ; Kur’ân’da mücmel olarak zikredilen namazı bütün rükünleri, şartları, sünnetleri ve âdâbıyla; hacc-ı ifradı, kıranı, temettuu ve bütün teferruatıyla; nisâbı, nevileri ve edâ keyfiyetiyle zekâtı ayrıntılı olarak anlatırdı. Kur’ân-ı Kerim’de genel olarak ele alınan mevzuların istisnalarını gösterir; mutlak olarak zikredilen hükümleri takyîd ederdi. Bazen de âyet-i kerimelerde tek kelime ile dahi temas edilmeyen meseleleri müstakillen hükme bağlardı.

Binaenaleyh, ilk asırdan bugüne kadar, sünnet-i seniyye, din ve dinî hayata esas teşkil etmesi bakımından hep Kur’ân’la beraber mütalâa edilmiştir. Öyleyse, ne onu Kur’ân’dan, ne de Kur’ân’ı ondan tecrîd etmek mümkün değildir. Vahy-i gayr-i metluv olan hadisleri devreden çıkarmak ve onları vahy-i metluv olan Kur’ân’dan koparmak da bir yönüyle Kur’ân’ı mehcur hâle getirmek demektir. Cenâb-ı Hakk’ın beyanını Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnetini hesaba katmadan ele almak, bir mânâda, Allah’ın elçisinin vahye dayalı açıklamaları yerine beşerî ve nefsî yorumları ikâme etmek sayılır. Bu aynı zamanda, Kelâm-ı İlâhî’nin, Resûlullah’a ittiba ile alâkalı emirlerini görmezlikten gelmektir ki, böyle bir anlayışı “Kur’ân Müslümanlığı” addetmek de mümkün değildir.

50