İçeriğe geç

Arz edildiği gibi, başın tamamını içine alacak şekilde tesettür emri, yalnız Kur’ân-ı Kerim’le değil, –aksine hiçbir ihtimal vermeyecek şekilde– sünnet-i sahiha ve İslâm tarihindeki uygulamalarla da sabittir. Haddizatında, dinin her emri Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından bizzat gösterilmiş, başta ashab-ı kiram ve tabiîn olmak üzere, asırlar boyu mü’minlerce tatbik edilerek iyice yerleşmiştir. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim’de “namaz” emredilmiştir; fakat, şartları, rükunları ve sünnetleriyle bir bütün olarak tarif edilmemiştir. Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla, Allah Resûlü, kendisine vahiy gelene kadar Hazreti İbrahim’in çok perdeler arkasında kalmış bakiyye-i diniyle amel ettiği gibi, önceleri kendi firaseti ile bilebildiği şekliyle namaz kılmış; daha sonra hiçbir rüknünde, şartında, hatta hudû, huşû ve huzurunda herhangi bir kusura meydan vermemek için, Cibril-i Emîn’in imamlığına tâbi olmuş ve namazın Allah nezdindeki mahiyet-i nefsü’l-emriyesi ne ise, işte o şekilde bu önemli ibadeti tespit etmiştir.3 Cibril (aleyhisselâm) kendi mahiyetinin vüs’atiyle, Peygamber Efendimiz’in ruhunun enginliğine duyuracak şekilde namazı kıldırmış; bir keresinde vaktin evvelinde, diğerinde de sonunda kıldırmak suretiyle vakitleri de dahil namazın her hususunu açıkça göstermiştir.

Evet, Resûl-i Ekrem Efendimiz, hayatı boyunca, Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği ve Cebrâil (aleyhisselâm)’ın gösterdiği şekilde namaz kılmıştır. Namazın farz kılınmasından sonra, ashab-ı kiram efendilerimiz de on sene kadar O’nun arkasında namaza durmuş; O’na tâbi olmuş, namazla alâkalı her meseleyi bizzat O’nda görüp O’ndan öğrenmiş ve sonraki nesillere de aynıyla öğretmişlerdir.

247