Bu açıdan, Allah Teâlâ’nın ekstradan lütuflarına mazhar olabilmek için Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve kuvvetiyle her şeyin gerçekleşebileceğine tam inanmak ve her zaman mâneviyâta açık durmak lâzımdır. İşte, böyle bir inançla ve arzettiğim şartlar çerçevesinde kırk sabah namazını kılan herkesin vaadedilen neticeye ulaşması potansiyel olarak mümkündür.
Yegâne Gaye “O” Olmalı…
Şu kadar var ki, insan yapıp ettiği hayırlı işlerde ve ibadetlerinde maddî-mânevî hiçbir beklenti içinde olmamalı; her şeyi Cenâb-ı Hakk’ın rızasına bağlamalıdır. Başka beklentiler içinde olma rıza-yı ilâhî peşinde bulunmaya halel getirir. İmam Şatıbî gibi büyükler, açıklamaya çalıştığımız hadis-i şerifle ilgili şöyle bir kıssa anlatırlar. Birisi gelip hâlinden şikâyet eder ve der ki, “Kırk sabah cemaati hiç aksatmadım ama dilimden hikmet incileri döküldüğüne de asla şahit olmadım. Hadiste denileni yaptığım hâlde, benim hikmet pınarım neden coşmadı?” Hazreti İmam, “Çünkü, sen yaptıklarını Allah’ın rızasına bağlamadın, vaadedilen hikmeti elde etmek için sabah namazına ve cemaate yapıştın. Şayet, sadece O’nun hoşnutluğunu dileseydin, hem rıza-yı ilâhîye ulaşır hem de hikmet ehli olurdun.” cevabını verir. Evet, her türlü işimizde Allah’ın rızası yegâne hedef ve gaye olmalıdır. Salih amellere ve ibadetlere terettüp eden semereler, o rızaya tabi olarak meccanen verilirse, işte o zaman makbuldür; aksi hâlde, onlar asla asıl maksat yapılmamalıdır.