İşte gözün kör olduğu bu sahada basiretini devreye sokmayanlar, her şeyi maddeyle sınırlı olarak ele alınca hep dar bir çerçevede kalırlar. Müslümanlığı da bazı formalitelerden ve bir kısım şekilleri yerine getirmeden ibaret görüyorlarsa, onların mânevî âlemlere ait sinyalleri duymaları mümkün değildir. Bunlar, dinî mükellefiyetleri hassasiyetle eda ediyor da olabilirler. Meselâ, namazlarını dikkatli kılabilirler. Belki bazen rüyalarında bazı şeyler de görebilirler. Ne var ki, onların mânevî ve metafizik âlemle ciddi münasebetleri yoktur. Dolayısıyla da, ne haricî bir ses duyabilir ne de ötelere ait bir sinyal alabilirler.
Mâneviyâta İnanıyor muyuz?
Bu açıdan, hikmet pınarlarından mâ-i zülâl içmek için önce mâneviyâta açık olmak gerekir. İnsan öyle inanmalıdır ki, çok rahatlıkla, “Benim Rabbbim öyle bir ilâhtır ki, bir insanın diline beyan kabiliyeti verdiği gibi, dilerse şu direği de konuşturabilir. O’nun âdet-i sübhâniyesi odunu konuşturmamaktır, fakat ben, şu direğin bana seslenebileceğine inanırım. Şu duvarların tesbih sesiyle gürleyebileceğine inanırım. Başımı secdeye koyduğum zaman ötelerden gelen bir kısım esintilerin beni sarabileceğine inanırım. Çünkü, yerin ve göklerin, canlı-cansız bütün mahlukâtın sahibi olan Rabbim murad buyurursa her şeye her şeyi yaptırır” diyebilmelidir. İşte, bu şekilde inanma çok önemlidir; ötelerin sesini duyabilmek ve mânevî âlemlerden sinyal alabilmek için her şeyden önce o âlemlere ve öyle bir alışverişin mümkün olduğuna inanmak çok mühim bir referanstır.