İçeriğe geç

Bakış açısındaki bu inhiraf insanlarla münasebetlere de tesir eder. Öyle ki, bazı insanlar tanırım; onlar, akademik kariyer yapmış, bir yerde dekan veya rektör olmuş arkadaşlarına hâlâ falan aşağı, filân yukarı derler; çünkü onların çocukluk dönemini biliyor ve hep o günlere göre tavır belirliyorlardır. İçimden, “Allah aşkına, sizin içinizde yetişen bu insanlar, sizin nazarınızda hiç mi büyümezler?” dediğim ve bazen bu duygumu etrafımdakilerle paylaştığım çok olmuştur. Bu tavır bana Erzurumluların o enfes sözünü hatırlatır; derler ki, “Ev danası öküz olmaz.” Evet, bazıları sonradan tanıştıkları bir araştırma görevlisi hakkında bile “Efendi, bey” derlerken –ki doğrusu da böyle olmalıdır– kendi aralarında neş’et eden arkadaşlar profesör bile olsalar, onları “Bizim Zafer, bizim İrfan” şeklinde anarlar.

İşte, dikkat ederseniz, mânevî mevhibelere ve vâridâta mazhar kılınma mevzuunda da aynı yanlışa düşüldüğünü görürsünüz. Beraber büyüme, birarada oturup kalkma, aynı sofrada yemek yeme ya da aynı mekânı paylaşma kimi zaman aldatıcı olur. Ebû Cehilleri, Utbeleri ve Şeybeleri aldatan hususlardan biri de bu olmuştur. Onlar, Peygamber Efendimiz’i dün sokakta beraber koştukları bir çocuk olarak görme zaafından kurtulamamış ve bakış açılarındaki bu hatadan dolayı O’nu hakkıyla takdir edememişlerdir. Hazreti Ebû Bekir’e “sıddık” payesini kazandıran ise, bir mânâda, ondaki mâneviyât inancıdır. Evet, Hazreti Sıddık, “Allah dilerse, dün beraber oynadığımız bir insanı seçer ve âlemlere rahmet kılar” mülâhazasıyla evc-i kemâlât-ı insaniyeye çıkmıştır; diğerleri ise, gözleri mâneviyâta kör olduğu için, en parlak hakikati bile görememiş ve cehalet gayyalarına yuvarlanmışlardır.

353