Gönül diliniz güçlenip şuurunuzu, idrakinizi ve iradenizi tesir altına alınca, sözleriniz bütünüyle ötelerin sesi soluğu olmaya başlar. Bir sinyal hâlinde iç içe mânâlar akar içinize; kalbiniz dümdüz bir sinyali bölen, parçalayan, harflere ve kelimelere dönüştüren bir reseptör oluverir. Harf, kelime ve cümleleriniz o sinyal sayesinde ortaya çıktığı gibi, bir zaman sonra tavır ve davranışlarınız da aynı sinyalle şekillenir; onlar da sizin içinizdeki o ruh ve mânânın, o mevhîbe ve vâridlerin bir yansıması olur. Böylece diliniz gönül diline, şiveniz de hâl şivesine dönüşür ki, dilinizin de hâlinizin de beslenme kaynağı yine gönlünüzden fışkıran mânâlardır. Zaten, insanlara tesir eden de işte böyle bir gönül dili ve hâl şivesidir. Bunları besleyen pınar O’ndan olduğu için, gönlünüze akan mânâlar önce size tesir ediyor ve kalbinizi haşyetle dolduruyordur. Kalbinde haşyet olanın tavır ve davranışlarında da haşyet olur. Bu şekilde iç-dış bütünlüğünü yakalayan bir insan, diliyle olduğu gibi hâliyle de hak ve hakikate tercümanlık eder; görenlere Allah’ı hatırlatır. Cenâb-ı Hak’la münasebet ve O’na karşı saygı insanın içinde petekleşince, o dışarıya mârifet balı olarak sızar.
Aslında, böyle bir netice potansiyel olarak herkese müyesserdir. Fakat, bazı istidatlar vardır ki, onlar mâneviyâta karşı kapalıdırlar. Bazıları, bir insanın, gönlünden diline açılan hikmet kanallarıyla beslenerek fevkalâdeden şeyler söyleyebileceğine hiç ihtimal vermezler. Çünkü, mâneviyâta açık değillerdir; maddî olmayan, mânâ âlemine âit bulunan şeylere inanmazlar; her şeyi maddeden ve gözleriyle gördüklerinden ibaret sayarlar. Hâlbuki her şey maddeden ibaret değildir. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir. Göz ise mâneviyâtta kördür.”9
Dipnotlar
- 9 Bediüzzaman, Mektubat s.532 (Hakikat Çekirdekleri).