İçeriğe geç

Soru: Eserlerde Kur’ân-ı Kerim’i üç türlü dinlemekten bahsediliyor. Mütekellim-i Ezelî’nin Resûlü Ekrem’e tekellümünü dinler gibi; Cebrail (aleyhisselâm) ile Peygamberimiz arasındaki tebliğ-tebellüğü dinler gibi, Efendimiz’in fem-i mübarekinden dinler gibi Kur’ân-ı Kerim’i dinlemek nasıl olur? Bunu hissedebilmek vehbî midir, yoksa temrinlerle aynı şekilde dinleyebilmek mümkün olabilir mi?

Cevap: Evet, Kur’ân-ı Kerim’i hem okuma hem de dinleme mevzuunda değişik seviyeler, farklı farklı duyuş ve hissedişler vardır. Hak rızasına ulaştıracak bir okumada, okuyan insan her şeyi nazarından silip sadece Allah’a müteveccih olmalı; dinleyenler de, ses ve nağme kime ait olursa olsun, Kur’ân’ın kendisini, ilâhî kelamın mânâ ve muhtevasını dinlemeye çalışmalıdır. Kur’ân okuyanlar, Bediüzzaman’ın ifadeleriyle, kendilerine sevap kazandıranların yalnız insanlar olmadığını, Cenâb-ı Hakk’ın zîşuur mahlûklarının, ruhanîlerin ve meleklerin de dinleyiciler arasında bulunduğunu düşünmeli, yalnız ihlâsı ve rıza-yı İlâhîyi esas tutmalıdırlar ki telaffuz ettikleri mübarek kelimeler ihlâs ve niyet-i sadıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın.3 Yani, sevap yalnızca ağızdaki kelimeye münhasır değildir. Okunan, Allah’ın kelamıdır; onu Ruhanîler de dinler, melekler de. Onlar çıkarılan sese de bakmazlar, muhtevayı esas alır, onu dinlerler. Eğer, muhtevaya en büyük derinliği katan şey, insanın niyeti ve ihlâsı ise ve ruhaniler okuyanın nağmelerinden ihlâs ve samimiyet yudumluyorsa maksat hâsıl olmuş demektir. Öyle bir niyet ve hulus karşısında ses de çok önemli değildir. Bundan dolayı, Üstad Hazretleri mevzuu anlattıktan sonra “Seslerinin ziyade güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hafızların kulakları çınlasın!”4 der.

111