Bununla beraber, meseleye temkinli yaklaşmak ve “Hiçbir şey ifade etmez” dememek gerektiğini düşünüyorum; çünkü Kur’ân-ı Kerim’e karşı o kadarcık saygı bile avâm-ı nâs için bir kurtuluş vesilesi olabilir. Komşumuz olan ve mukaddes beldelerinden dolayı saygı duyduğumuz bir ülkenin insanları gibi Kur’ân’ı yere koyarak okumamak, okuduktan sonra da yastık olarak kullanmamak bile avâm için önemli bir hürmet ifadesidir. Öyle bir saygının da bizim mazimizde ve kültürümüzde önemli bir yeri vardır. Mazi ve Kur’ân’a saygı deyince, zannediyorum, o meşhur menkıbe sizin de aklınıza gelmiştir; anlatılır ya: Osman Gazi Hazretleri, Şeyh Edebâlî’nin evinde kaldığı gece ayağını uzatıp yatamaz; çünkü odada Mushaf-ı Şerif vardır. Bir köşeye kıvrılıp tesbihiyle meşgul olurken bir ara içi geçer. Rüyasında, Edebâlî Hazretlerinin göğsünden çıkan bir nur tarafından kuşatıldığını; sonra kendisinin dallanıp budaklanarak kolları bulutlara varan, kökleri nice beldelere ulaşan bir çınar hâline geldiğini görür. Edebâlî Hazretleri rüyadaki o nurun kendi kızı ve Osman Gazi’nin müstakbel eşi Bâlâ Hatun’u gösterdiğini, ağacın ise büyük bir devlete işaret ettiğini söyler; “Allah Teâlâ seni ve neslini insanların İslâm’la şereflenmesine vesile edecek.” der. O geceden günümüze kadar da Osman Gazi ve onun neslinin Kur’ân’a hürmetin bereketiyle bütün dünyaya kök saldıklarına inanılır. İşte, Kur’ân’a karşı ayak uzatıp yatmama şeklindeki bir zahirî saygı, Osman Gazi gibi gönlünü ona bağlamış, dilbeste olduğu mefkûre uğruna arzda yapacağını yaptıktan sonra onu göklere taşımaya ve süreyya yıldızına asmaya karar vermiş bir insanın saygısıysa, o çok kıymetlidir ve bir gün mutlaka katlanarak geriye dönecektir.