İçeriğe geç

Kur’ân-ı Kerim’e karşı ortaya konan zahîrî ve sûrî bir tâzimin de kendine göre mutlaka bir değeri vardır, o da boşa gitmez. Fakat, asıl olan, zarfla beraber mazrufa, lafızla beraber mânâya ve Kur’ân’ın mushafıyla beraber onun Rabbimizin kelamı oluşuna da saygı, hürmet ve muhabbet göstermektir. Meselâ, insanlar onu atlastan bohçalara sarsalar, gül kokulu altın yaldızlı mahfazalar içinde evlerinin en yüksek yerine assalar, sonra evlerini yükselttikçe onu daha da yükseğe çıkarsalar, her sabah kalktıklarında ve akşam yatağa yöneldiklerinde beş-on defa öpüp yüzlerine gözlerine sürseler de, eğer Kur’ân-ı Kerim’in ortaya koyduğu davaya sahip çıkmıyorlarsa ona gereken değeri vermiş olamaz, hak ettiği hürmet ve muhabbeti ortaya koymuş sayılmazlar. Çünkü, saygı ve sevgi adına yapılan şeylerin hepsi, ancak Kur’ân’a karşı gerçek saygı ortaya konduğu zaman bir kıymet ifade eder. Yani, eğer bir insan, Hazreti İkrime gibi her yerde Kur’ân hakikatlerini anlatmaya ve onun hakiki bir hâdimi olmaya çalışıyor, sonra da onu sabah akşam hürmetle okuyup yüzüne gözüne sürüyor ve gönlünde coşan Kur’ân sevgisiyle mushafı bağrına basıp “Kelam-u Rabbî – Benim Rabbimin sözleri” diyerek öpüyor öpüyorsa, diğer saygı tavırları da bir mânâ ifade eder. Fakat, bir insan, Kur’ân’ı okuyup anlama heyecanı taşımıyorsa, onu başkalarına da duyurma gayretinden mahrumsa, her bir âyet-i kerimeyi hayat veren bir nefes gibi muhtaçlara üfleme aşk u şevkinden uzaksa; onu sadece evinin en yüksek yerine asmakla, bazı hususi gün ve gecelerde tozunu silerek öpüp alnına koymakla iktifa ediyorsa bu zahirî ve sûrî hürmet tavırları çok fazla şey ifade etmez.

106