Neylersiniz ki, bunları arzulasam ve dilimin döndüğünce hicrete teşvik etsem de bu konuda bir müeyyidem –şimdilerde yaptırım gücü diyorlar– yok benim. Bu sözleri, bir müessese ya da bir teşkilat adına söylemediğim için ben ne kadar “hicret edin” desem de bu konuda bir müeyyide uygulamam söz konusu değil. Öyle olunca da gitmeyen gitmiyor; tabiî sevaptan da mahrum kalıyor ve gitmeyenlerin pek çoğu bencilliğe gömülüyor. Bu sebepledir ki, Cenâb-ı Hak bazılarını tedip de ediyor; samimi mü’minleri birbirine düşürüyor, onlara birbirlerinin kusurlarını gösteriyor; neticede herkes diğerinin savcısı gibi davranıyor, başkasında günah aramaya başlıyor. Oysaki, “Allah yolundahicret eden kimse yeryüzünde gidecek çok güzel yerler ve bolluk (imkân) bulur.”3 mealindeki ilâhî beyana itimat ederek gitseler, hem Allah rızasını tahsil edebilecekleri bir yola girmiş olacak hem de başkasının günahlarının peşinde olma yerine sevap arkasından koşacaklar. Belki onlar da birer Mus’ab bin Umeyr olacaklar.
Aslında, Mus’ab’a da aklım ermiyor benim. Gençliğinin baharında, makam mansıp, mal menâl her şeyi arkaya atıyor; nefsini, dünyevî isteklerini ayakları altına alıyor ve Yesrib’e gidiyor; onun gittiği dönemde orası henüz Medine olamamış, kupkuru bir çöl. Düşünceleri ters, gözleri kanlı, elleri silahlı adamların arasında kalıyor; onlara iman hakikatlerini anlatabilmek için çırpınırken başında kavis çizen kılıçların gölgesinde maruz kaldığı hakaret ve tehditlere aldırmıyor. Ertesi sene kadın-erkek yetmiş insanı arkasına takıp Mekke’nin yolunu tutuyor; Efendimiz’in huzuruna varınca “Sana bunları armağan olarak takdim ediyorum yâ Resûlallah” der gibi Medine’de İslâm’ın girmediği hiçbir ev kalmadığını müjdeliyor.
Dipnotlar
- 3 Nisâ sûresi, 4/100.