Hazreti Ebû Bekir, hicret müjdesini almak için aylarca beklemiştir. Hatta, yolculuk sırasında kullanmak üzere özel develer satın almış, onlara ihtimamla bakmış, Peygamberimiz “Allah Teâlâ, hicretizni verdi; ben de seni beraber götürmek için geldim.” deyince sevincinden hıçkıra hıçkıra ağlamıştır. Hazreti Âişe der ki, “O güne kadar, sevincinden ağlayan insan görmemiştim. Fakat, o gün babam sevincinden hüngür hüngür ağladı ve ‘Ey Allah’ın Resûlü, şu iki deveyi bunun için hazırlamıştım.’ dedi.”6
İşte Hazreti Ebû Bekir’in niyeti gibi bir niyet taşıyan insan nerede olursa olsun muhacir sayılır. O sürekli hicret adına bir fırsat doğmasını bekler; bu bekleyişini de donanımlı bir mü’min olmak ve bulunduğu yerde de insanlık için vazife yapmak adına hayırlı işlerle değerlendirir. Takdir-i ilâhî onun önüne Erzurum’u, Edirne’yi, İzmir’i veya Türkistan’ı, Afrika’yı, Güney Amerika’yı da çıkarsa hakkındaki takdire razı olur ve memnuniyetle gider. Böylece hem hicret sevabı hem de takdire rıza sevabı kazanır. Evet, anlatmaya çalıştığım hususların hepsi bugünün nesilleri için mümkündür. Yapılması gerekli olan iş, bil-imkân olan bu şeyleri bil-fiil hâline getirmek, –günümüzün ifadesiyle– pratiğe dökmektir.
Dipnotlar
- 6 et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 1769; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 3/178.