Meselenin bir başka yönü ise Zât-ı Ulûhiyet’in mevcudiyeti mülâhazasına bağlı olarak yapılan temsil ve teşbihlerdir. İşte bu noktada ben temsil desem de teşbih demeden kaçınıyorum. Çünkü el, ayak, kudret, konuşma, idrak, dileme gibi kavramlar ister istemez insan zihnine bütün bunlarla muttasıf varlıkları akla getiriyor. Onun için bu türlü misal verilmesinin gerekli olduğu yerlerde وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلٰى16 veya “bir misalle meseleyi ortaya koyma, vaz’etme” demeyi tercih ederim.
Cenâb-ı Hakk’ın varlığa karşı muhabbeti Zât’ına olan sevgisinin bir ifadesidir, tespitine geri dönecek olursak; bu bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’ın kendi hayatına, ilmine, iradesine, kudretine, sem’ine, basarına, vücuduna, kıdemine, bekâsına, vahdaniyetine, muhalefetün li’l-havadis olmasına, halkına (yaratma sıfatına), ibdaına, inşaına, terzikine (rızıklandırma) ilgisi ve alâkası demektir. Öte taraftan, zâtî ve sübûtî sıfatlardan çıkan birçok isim var. Kesretten kinaye biz onlara “Binbir Esmâ” diyoruz. Dolayısıyla bu isimlere de ilgisi ve sevgisi var Cenâb-ı Hakk’ın. Fakat yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi bütün bu isimlerin ef’al hâlinde tezahüründen, sıfât hâlinde tecellîlerinden ciddî bir temkinle, Zât-ı Ulûhiyet’in kendi münezzehiyet ve mukaddesiyetine yaraşır şekilde bahsetmek gerekir.
Biraz açalım isterseniz; meselâ, sevgide aynen aşkta olduğu gibi bazı mahzurlar söz konusudur. Bu açıdan sevgi hususunda konuşurken bizim kendi aramızda muhaveremize esas teşkil eden kelimeleri Zât-ı Ulûhiyet’in sevgisi adına kullanırsak yanlış yaparsınız. Onun için, işte tam o noktada lisan ta’tiline girmek gerekir. Yani, boynu büküp sükût murakabesine dalar ve ardından “İçimden öyle şeyler köpürüp geliyor; ama yanlış yaparım korkusuyla onları seslendirmeye cesaret edemiyorum.” diye düşünürsünüz. Bana göre bu da bir konuşma ve bir ifade tarzıdır.
Dipnotlar
- 16 Rûm sûresi, 30/27.