Bu büyük şahsiyetlerin nefislerine karşı takındıkları bu tutuma, tasavvuf ıstılahında “hazm-ı nefs” denir. Demek ki mü’min, hangi konumda bulunursa bulunsun, hangi başarıya ulaşırsa ulaşsın nefsinin hakkından gelerek onu baskı ve kontrol altında tutmalı ve sözünü ona dinletmesini bilmelidir. Böylece nefis, emmâre olmaktan levvâmeye, levvâmeden mülhemeye, mülhemeden mutmainneye, oradan râdıyye ve mardıyyeye ve hatta şahsın istidat ve kabiliyetine göre zekiyye ve sâfiye mertebelerine yükselecek ve melekleri bile geride bırakacaktır. Ancak bunun yolu da öncelikle nefsi zapturapt altına almaktan geçer. İşte nefse hâkim olmanın yollarından birisi de teveccüh-ü nâstan kaçınmak ve istemeyerek de olsa böyle bir duruma maruz kalınmışsa onu da istidraç endişesiyle karşılamaktır. Bu sebeple iyi bir ruh terbiyesi almış insan asla teveccüh-ü nâsı istemez ve beklemez. Teveccühe esas teşkil edebilecek hususlarla karşı karşıya kaldığında ise, elini ve gönlünü Allah’a açarak, hatta kimi zaman Allah’a el açtığını dahi belli etmeden ya bir secdede ya bir rükûda ya da bir tesbihat esnasında “Ne olur Allah’ım! Bir an dahi olsa beni benimle baş başa bırakma ve bu teveccüh beklentisini benim içimden çekip al!” diye dua eder.
Alkışların Altında Ezilip Kalanlar