İşte eşler arasındaki münasebet adına böyle bir incelik, zarafet ve nezaket çok önemlidir. Hanımefendiye karşı bu ölçüde bir bağlılık izhar etme meselesi… Aslında bizim toplumumuz böyleydi. Müsaade ederseniz dar çerçevede ailem içinde gördüğüm bazı şeyleri anlatmak istiyorum. Onlar belli ölçüde bozulmuş, dejenere olmuş bir toplumun kalıntısı olmasına rağmen, Osmanlı’dan bulaşan şeyleri hâlâ yaşayan bir aileydi. Rahmetlik dedem öyle sert bir adamdı ki, evden çıkıp camiye giderken geçtiği sokakta toparlanmadık adam kalmazdı, Şamil Ağa geliyor diye ağızları yüreklerine gelirdi. Mûnise Ninem ise tamamen farklı fıtratta bir insandı. Bir kere yanında Allah dediğinizde yirmi dört saat ağlayan, yumuşak kalbli bir kadındı. Ben on bir, on iki yaşına girene kadar onlar hayattaydı. İşte o sert ve heybetli adamın bir gün bile eşine kaşlarını çatıp baktığına şahit olmadım.
O yumuşak kalbli, gözü yaşlı ağlayan kadın, ahir ömründe mefluç bir hâlde yatağa düşmüştü. Annem her gün başında ona teyemmüm aldırıp namaz kıldırırdı. Annem demişti ki: “Vefatından önceki son cuma gecesi, benden abdest aldırmamı istedi. Ben de aldırdım. Ondan sonra da bir kahkaha attı ve şöyle dedi: ‘Dünyadan murat almamışız. İkimizin cenazesi de bu gece evde kalacak.’ Aslında Şamil Dedenin hiçbir şeyi yoktu. Buna rağmen Ninen vefat edip bir tüy gibi yastığa düştüğü esnada, ben onun gözlerini kapatırken, öbür odadan da dedenin feryadı koptu ve o da vefat etti.” İşte onların aralarında böyle bir bağlılık söz konusuydu.