Cenâb-ı Hak, zılliyet planında enbiyâ-i izâmın dışında bir kısım büyük kimseleri de –hem de başları döndürüp bakışları bulandıracak hükümdarlık, devlet başkanlığı gibi bir konumda olmalarına rağmen– irşad ve tebliğ vazifesinde istihdam etmiştir. Meselâ Emevî halifelerinden Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, Abbasi halifelerinden Hazreti Mehdi ve Harun Reşid ve özellikle Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’ne kadar olan Osmanlı Hükümdarları söylediğimiz bu hususa misal olarak verilebilecek şahıslardır. Bunların her biri kutup seviyesinde insanlar olmakla beraber, kendilerinin veli, kutup olduklarını iddia etmek şöyle dursun, basit ve sıradan bir insan olduklarına kendilerini inandırmış ve bu anlayışlarıyla veli ve kutup olmalarına apayrı bir derinlik kazandırmış büyük kâmetlerdir. Siz, bir insanın içinizi okumasından, bakışınızdan hareketle kalbinizin derinliklerini keşfetmesinden ve daha başka hususiyetlerinden o zatın evliyaullahtan biri olduğunu hissedip anlayabilirsiniz. O zat da bu durumun farkında olabilir. Fakat gavsiyet ve kutbiyeti bilmeyen, kendilerini hiçbir zaman öyle bir konumda görmeyen yukarıda isimlerini saydığımız insanlar ise, şu anki Türkiye gibi otuz devletin başında bir devlet başkanı olmalarına rağmen, mahviyet, tevazu ve hacalet içinde kendilerini sıfırlamasını bilmiş insanlardır. Meselâ Sultan Ahmed Camii yapılırken, Efendiler Efendisi’nin (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) kadem-i pâkini sorguç gibi tacına takan Sultan Ahmed cennetmekan (aleyhirrahmetü vel-gufran) Hazretleri de, “Allahım Ahmed kulunun günahlarını mağfiret buyur!” dua ve niyazları içinde, eteklerine taş doldurup işçi ve ırgatlarla beraber taş taşımaktaydı. Görüldüğü üzere padişahlık bu insanların başını döndürüp bakışlarını bulandırmamış ve hangi konumda olurlarsa olsunlar mahviyet, tevazu ve kulluk şuuru içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir.