İçeriğe geç

Burada zikredilen ameli, kulluk şuuru içinde, Allah’ın (celle celâluhu) rızasını hedefleyerek yerine getirilen her türlü iş, vazife ve mükellefiyet olarak anlayabiliriz. Her ne kadar usûl-i fıkıh ıstılahında ibadetler; farz, vacip, sünnet gibi sınıflara ayrılmış ise de, Allah’ın emri olmaları itibarıyla bunların hepsi çok önemlidir. Evet, ibadetleri kendi içinde ele alıp düşündüğünüzde, nispetler perspektifinde, ibadetlerin bir kısmına “küçük” diyebilirsiniz. Fakat bilinmesi gerekir ki, farzıyla, vacibiyle, sünnetiyle ibadetlerin hepsi büyüktür, “küçük” diye vasıflandırabileceğimiz hiçbir ibadet yoktur ve hepsi Allah katında çok değerlidir. Hatta Hazreti Pîr’in ifadesiyle, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) âdet-i seniyyelerine ittiba ederek, âdeti ibadete çevirme niyetiyle yapılan ameller bile çok büyüktür ve kesinlikle hafife alınamaz.2 Meselâ yemek yeme, su içme, istirahat etme gibi âdiyattan olan bazı amellerde Habib-i Kibriya Efendimiz’e ittiba mecburiyeti olmasa ve bunu terk eden insan sukût etmese bile, elfaz-ı küfür ve efâl-i küfürle alâkalı bazı kitaplara baktığımızda, Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) bu gibi amellerdeki mübarek âdetlerini hafife almanın insanı iman dairesinden çıkartacak bir durum olduğu görülür. Küfre düşen bir insanın o ana kadar yaptığı bütün hasenatın boşa gideceği göz önünde bulundurulduğunda, insanın bu mevzuda ne kadar hassas ve ne kadar dikkatli olması gerektiği zannediyorum daha iyi anlaşılır.

236