İçeriğe geç
بُلبُلِ طَبعَم اَزُو گُويَـا شُـدَه……چَشمِ دِيدِ مَن اَزُو بينـا شُدَه
زُو شَنِيدَم نُطقُ و نُطقَم اُو بدَاد……وَاِين اَســرَار دَر جَانَم نِهَاد
هَست اَز نُورِ خُدَا رُوشَن دِلَم……زَانكِه اَز نُورِ مُحَمَّد خُوش دِلَم

“Bülbül tabiatlı benim dilim O’nunla çözülmüştür. Benim gören gözüm O’nunla görmektedir. Ben nutku O’ndan işittim; O bu nutku bana lütfetti ve onunla sırları gün yüzüne çıkardı. Şimdi, Hudâ’nın o parlak nuru sayesinde gönlüm pırıl pırıl.. ve yine bu sebeptendir ki, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nuruyla hoş kalbli biri olmuşum.”

* * *

Bazıları sekri, kelimenin ifade ettiği mânâ itibarıyla yadırgamış, aklen ve şer’an mezmum olan bir mefhumun tebcil edilmesi şeklinde anlamış ve ona karşı belli tavırlar içinde olmuşlardır. Aslında aşk u vecdin gereği kendinde olmama “hâli” diyebileceğimiz sekir, Hazreti Tecellî’nin insanı mest ve sermest eden vâridât veya tayflarına bir mânâda maruziyet, bir mânâda da mazhariyetten kinaye olarak kullanılmıştır. Cihet-i câmia da, zevk u lezzet ve temyiz edememe gibi hususlar olsa gerek… Tevbe ile alâkalı bir hadis-i şerifte Hz. Sahib-i Muhkemât, böyle muvakkat, fakat aşkın bir sevinç karşısında: اَللّٰهُمَّ أَنْتَ عَبْد۪ي وَأَنَا رَبُّكَ4 bedevî misalindeki beyanıyla bize bu konuda kapı aralar.

Kaldı ki, her zaman hâle mağlup, aşk u iştiyakla yanıp-tutuşan dünya kadar insan gelip geçmiştir. “Ey mutribâ, çal sazları mest u harabem men bu gece” (M. Lütfî) diyen zat, mecazın cevazıyla, başka değil, âşıkların şevk u tarabını anlatıyor.

123