İçeriğe geç

Cihad-ı ekber veya sofiyece mücahede –başta da işaret ettiğimiz gibi– nefs-i hayvanînin çirkin ve sevimsiz isteklerine, şeytanın sinsi vesveselerine, cismaniyet ve bedenin aşırı arzu ve “dayatma”larına karşı birer iradeli varlık olduğumuzu ortaya koymak, his, şuur, idrak ve kalb-i insanînin bir diğer unvanı sayılan “latîfe-i Rabbaniye”ye karşı da saygılı olma savaşını vermektir. Evet, işte bu mânâda bir cihad, cihadların en büyüğüdür; böyle bir büyüklüğü ihraz eden insan da Allah nezdinde, kadri yüce, O’nun maiyetine mazhar olma mânâsına çok büyük sayılabilir. Zira, nefis ve bedenin arzularına bu ölçüde baş kaldırıp ömrünü, rıza hedefli, ihlâs yörüngeli, ibadet ü taat, zühd ü takva dairesi içinde devam ettirebilmek, düşman hattında, gülle, bomba altında hasımlarla yaka-paça olmaktan daha zor olsa gerek… İşte böyle bir zorluktan ötürüdür ki, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir gazâdan avdet ederken: رَجَعْتُمْ مِنَ الْجِهَادِ الْأَصْغَرِ إِلَى الْجِهَادِ الْأَكْبَرِ“Küçük cihaddan büyük cihada döndünüz.”2 buyurarak, ashabını böyle çok önemli bir meselede irşad etmek istemiştir. Bir başka defa da; اَلْمُجَاهِدُ مَنْ جَاهَدَ نَفْسَهُ فِي اللّٰهِ“Gerçek mücahid, Allah rızası yolunda kendi nefsiyle mücahede eden kimsedir.”3 tembihiyle, cihad-ı ekberin, şeytan ve hevâ-i nefisle mücadele etmekten ibaret olduğuna dikkatleri çekmiştir.

234