İçeriğe geç

Bir insanın mârifet erbabından olup Hak nezdinde âriflerden sayılabilmesi, onun Allah’ı, Allah’a ulaştıran yolları, hatta yollardaki handikapları ve bu handikapların aşılması için nazarî bilgileri, sonra da bu nazarî bilgilerini tatbik edebilme iradesini ortaya koymasına bağlıdır. Evet, “ârif-i billâh” Hazreti Zât-ı Ehad ü Samed’i ef’âl, esmâ ve sıfâtıyla bilip, muamele ve davranışlarıyla bu mârifetini resmeden; her zaman gönlünü pak tutup her lahza ihlâs arayışı içinde bulunan; gücü yettiğince, ahlâk-ı rezile ve onun saiklerinden uzak kalabilen; mukteza-i beşeriyet olarak ruhuna bir pas düşüp de ufkunun kararması karşısında hemen cismaniyetine baş kaldırıp Hazreti Müheymin’e sadakatini fısıldayan; Hak rızası söz konusu olunca, başa gelen her şeye katlanmasını bilen; sonra da belli ölçüde, her zaman ışıklarını hissedip zevklerini duyduğu, o her girizgâhta Hak teyidiyle belirginleşmiş peygamberler yoluna ve peygamberlik dünyasına başkalarını da çağıran kâmil insan demektir.

Bir diğer yaklaşımla mârifet; bir şeyin hakikatini kendi dışında herhangi bir mülâhaza ve belirleyici faktörle değil; tam kendi olarak idrak etme ve kendi iç unsurlarıyla belirleme demektir. Bu çerçevede Zât-ı ulûhiyetle alâkalı mârifet, zâtî ve sübûtî sıfatları itibarıyla Hazreti Zât’ı “bî kem u keyf” bilme demektir ki, bu insanın başka şeyleri ihata, idrak ve belirleyip bir çerçeve içine koymasından çok farklı bir mârifettir ve tamamen vicdanî duyuş, seziş ve bilişten kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda bu duyuş ve seziş entüisyoncuların “sezgi” dedikleri şeyle de karıştırılmamalıdır. Evet O, ef’âl ve esmâsıyla malum, sıfât ve na’tlarıyla mâruf olsa da, hakikat-i zâtiyesi ve bu zâtın ihata edilmesi açısından idrakleri aşkın ve şuur ufkumuz itibarıyla da bir mevcud-u meçhuldür.

132