İçeriğe geç

Medine’de, beytülmal ganimetlerle dolup taşarken, Allah Resûlü ihtiyarî çilesini yaşıyordu. Bazen bir hafta geçiyor da O, ağzına tek lokma koymuyordu. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü’nün saadet hücresine girdim. Baktım oturarak namaz kılıyor. Namazdan sonra: ‘Yâ Resûlallah, hasta mısınız?’ diye sordum. ‘Hayır yâ Ebâ Hüreyre, hasta değilim; ama açlık (bende derman bırakmadı).’ buyurdular. Ağlamaya başladım. ‘Ağlama Ebû Hüreyre! Kıyamet günü, azabın şiddetlisi, dünyada açlık çekenlere isabet etmez.’ diyerek beni teselli ettiler.”8

İşte bütün ihtişamıyla İslâm, böyle bir hayatın temelleri üzerine kurulmuştu. Ve yeniden o gönüllere taht kuracaksa, yine aynı ruhu yaşayan ve temsil eden alperenlerin omuzları üzerinde kurulacaktır. Yoksa bu büyük iş, kalem efendilerinin, bürokrasi beylerinin ve çilesiz nevzuhurların yapabilecekleri iş değildir.

Bu küllî hakikati Hz. Lokman’ın (aleyhisselâm) oğluna yaptığı tavsiyede, daha doğrusu büyük davanın büyük temsilcisi olan gençlere yaptığı tavsiyede görebiliriz. Kur’ân, onun bu öğüdünü ebedî bir düstur olarak tespit eder ve bizlere sunar:

يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلَاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلٰى مَۤا أَصَابَكَ إِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ

“Ey oğul! Namazını dosdoğru kıl. Emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker yap. Başına gelen belâlara da sabret. Muhakkak bunlar, dayanılması gereken zor işlerdir.”9

189