Keza, insanda makam ve mevki sevdası vardır. Hiç durmadan yükselme ve hedeflediği gayenin zirvesine tırmanma veya sıçrama, pek çok insanın önü alınamaz zaaflarındandır. Öyleyse mürşit, insandaki bu duyguyu da keşfedip, o insana bu duygu ile hedeflenen ufku göstermelidir ki, sözleri aksülamel yapmasın. Evet, bu duygu, insana “Cennet mertebelerinde zirveleşmeye bir teşvik olsun” diye verilmiştir. Ayrıca insan, dünyada da faziletli davranışların en üst seviyesine yine bu duygu vasıtasıyla yükselecektir; yükselecektir ama bu duyguyu ve duyguları bulma, ortaya çıkarma, onların gücünü, irşad adına ele aldığı kimselerin yararına kullanma, mürşidin idrak ve basiretine bağlıdır.
Evet, ızdırap ve çile, bu yolun kaderidir. O hâlde irşad ve tebliğ adamı, daha işin başında ızdırap ve çileye razı olmalıdır. Tıpkı nebilerin, sıddîklerin, şehitlerin ve bütün salih mürşitlerin razı olduğu gibi. Evet, ilâhî davanın kudsî hameleleri de mutlaka bu zatların takip ettikleri yolu takip edecek ve onların çekip gördüklerini mutlaka görecektir. Eğer bu yol tabiî bir yol ise, bu yolda sapma, hedef ve gayeden uzaklaşma mânâsına gelir. Gayeden uzaklaşan insana ise, mürşit ve mübelliğ demek doğru değildir.
Hz. Nuh (aleyhisselâm) bu çileyi, asırlarca çekmiştir. Hz. İbrahim (aleyhisselâm) bu uğurda sürgün edilmiş ve yine bu uğurda ateşe atılmıştır. Hz. Musa’nın (aleyhisselâm) İsrailoğulları’ndan çekmediği kalmamıştır. Hz. Yahya (aleyhisselâm) ikiye biçilmiştir. Hz. Mesih’in yüzü tebessüm görmemiştir. Çünkü bu dava ağırdır, bu dava zordur ve bu davada iradenin kavgası verilmektedir. Dolayısıyla da o, cidalin en çetinidir. Bu kaderi sevemeyen, bu yolda severek çileye katlanamayan insanlar, nebilerin gittikleri bu kulvarda iz sürüp ilerleyemezler. Bir yerde iradeleri gevşer, dizlerinin bağı çözülür ve tökezlerler…