İçeriğe geç

Şimdi, günümüze ve tarihe bir bakalım; Kur’ân, kâinat ve insanın birbirinden koparılmasının, insanlığın başına fert veya milletler çapında ne musibetler açtığını, buna karşılık, bu üçlünün birbirine yaklaştırıldığı ve tetabukunun sağlandığı, İslâm’ın o pâk asırlarında cihan tarlasında ne saadet çiçeklerinin boy attığını görelim. Sonra da, hakikatin ve saadetin nerede olduğuna vicdanımızı dinleyerek karar verelim.

Yeri gelmişken, sık sorulan bir soruya da cevap vererek bu bahsi kapatalım:

“Rabbimiz’i, dinimizi anlatmak için ilimlerden istifade lüzumlu mudur? Lüzumluysa, mahzurlu tarafları var mıdır? Bu mevzuda istikamet ne olmalıdır?”

Bu soruya, “Üç yönden lüzumlu, fakat üç yönden de mahzurludur.” diye cevap vermek, herhâlde yerinde olacaktır. Lüzumludur, hem de faydalıdır. Çünkü:

1. Nasıl, Rabbimiz’in Kur’ân kitabını okuyarak düşünce, his, inanç ve hareketlerimize istikamet veriyorsak, aynı şekilde, kâinat kitabının satır, cümle ve sayfalarında da bir yandan kendimizi bulup öğreniyor, bir yandan da nazar, tefekkür ve ilimlerle Rabbimiz’in icraatını, hikmet ve sanatını hayret ve hayranlıkla seyredip, “Sübhânallah, Bârekallah, Allahu Ekber” diyoruz. İbadettir bu, hem de bir saatlik tefekkürüyle belki iki bin secdeden üstün bir ibadettir.

139