Evet, biz ilim adına hiçbir zaman imanımızdan, ibadetimizden, Allah’a (celle celâluhu) ve Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) olan bağlılığımızdan kıl kadar sapmadık; tam aksine ilim, imanımıza, ibadetimize, Allah (celle celâluhu) ve Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) olan bağlılığımıza güç kattı. Aydınlık çıkış noktalarımız vardı; Cenâb-ı Hak adına kâinatı keşfetme düşüncesiyle hareket ediyorduk. Her yeni keşif, ruhlarımızda yeni bir iman, aşk ve heyecan meydana getiriyor, hamle ruhumuzu yeniden kamçılıyor ve “Daha yok mu?” diyerek daldıkça dalıyorduk. İnci, mercandı hep çıkardığımız; hem secdeye varıyor, hem rasathaneye koşuyor; din ve ilim diyerek salih daireler meydana getiriyorduk. Okumayı, yazmayı, çizmeyi ve araştırmayı ibadet neşvesiyle yapıyorduk; kaos, karadelik ve tıkanıklıklar yoktu ilim semamızda. Bilim kurgunun çok ötesinde miraca inanıyor, aynı yolda yolculuk yapmaya çalışıyor, namazı bunun esası sayıyor, mucizeleri bilip kabul ediyor ve hep Allah’a (celle celâluhu) yaklaşma gayesi güdüyorduk.
Evet, bizde bu esaslar üzerinde gelişen ilimlerin gayesi mârifet-i ilâhî, neticesi de muhabbet-i ilâhî ve zevk-i ruhanî idi.
Kur’ân ve ilimler münasebeti mevzuunda düşülen vahim hatalardan birisi de, Kur’ân’ı mevcut ilimlerin peşinden koşturmak ve onlara tâbi kılmaktır. İlimleri Kur’ân’dan, dinden ve imandan ayrı ve müstakil görmek bir tefrit, Kur’ân’ı müsbet ilimlerin peşinden koşturmak ve onu âdeta bir fizik, kimya, tıp, matematik, astronomi kitabı saymak da bir ifrattır.