İşte Kur’ânî hakikatler, çekirdeğinden meyvesine yetişip kemale eren bir ağaç misali, kıyamete kadar her seviyedeki göz ve gönüle hitapla her insanı tatmin edecek keyfiyettedir. Her dönemde insanlar, Kur’ân’ın ortaya koyduğu bütüne kabiliyetleri nispetinde parça parça talip olacaklardır.
Buna biz, ‘icmalde tafsil’ diyoruz; yani, Kur’ân’ın ‘sehl-i mümtenî’ yönüdür bu: Çekirdekte meyveyi gösterme ve ifade etme.. Bir güneş halkedip, her bir canlının gözünde derece derece ışımasını temin etme ve aynı zamanda hem ısısından mahrum bırakmadan, hem de yakmadan her bir varlığı besleyip büyütme…
Güneş öyle bir ışık kaynağıdır ki sönmez ve eskimez. İnsanlar doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler; dünya değişir; tarih sahnesinde milletler görünür gider ama Güneş, hep aynı Güneş’tir ve dürüleceği âna kadar da tazelik ve güzellik timsalidir.
Kur’ân, Güneş’ten daha parlak ve daha canlıdır. Gençliğini korumak gibi bir meselesi yoktur onun… Asırlar geçtikçe, ilimler geliştikçe gençleşir, ışığı ve harareti daha bir artar. İlimler, onun zirveye, ufka diktiği bayrağa yetişmek için koşuşup durmaktadır.
Kur’ân, kâinattaki cari kanunların ifadesi olarak, tedricen nüzul etmiş veya tersi bir deyişle, kâinattaki eşya ve hâdiselerin seyri, Kur’ân’a uymakla peyderpey anlaşılır hâle gelmiş, çekirdekten ağaca, spermden insana -dünyanın ateş parçası hâlinden bugünkü durumuna gelmesi misali- bu anlayış da tedricen ve yavaş yavaş olmuş ve olmaktadır. Kur’ân, yirmi üç yılda nazil olmakla, beşerin yaratılışına ve fıtratına en uygun telkin yolunu seçmiş, doktorun dozaj ayarlaması gibi, ihtiyaca göre ve tedricen kötü ahlâkı, yanlış telakki ve anlayışları ve bâtıl itikatları kaldırıp, yerlerine güzel ve doğru olanlarını yerleştirmiştir. İlimler de bu istikamette ve bu umumî nizama göre peyderpey seviye kazanıp gelişmektedir.