İçeriğe geç

Batıda din, hiçbir zaman bütünüyle hayatı kuşatamamış ve hayata hayat olamamıştır. Üç asırlık safvet döneminden sonra onun, mâbedin loş duvarları arasına hapsedilmesi neticesinde, günlük birkaç ahlâkî kaide dışında Avrupa insanına vereceği bir şey kalmamıştır. Bu sebeple, batılı ilmi bizden alırken, mânâsından ve gerçek muhtevasından tecerrüt ettirerek almış ve Rönesans’la birlikte tamamen maddî bir dünyanın dar ve katı kalıpları içine hapsetmiştir.

Evet, dün inkâr etmekle beraber, bugün Maurice Bucaille, Alexis Carrel, Karlyle ve Garaudy gibi mütefekkir ve ilim adamlarının da itirafıyla ilmi bizden aldığını kabul eden batılı, onun gerçek yönünü, Allah’a götüren bir ışık oluş keyfiyetini bir yana bırakıp, bütünüyle maddî ve karanlık bir hayatı yaşamada soğuk bir vasıta hâline getirmiştir onu. Dolayısıyla, gerçek mânâ ve muhtevasından uzaklaştırılmış dinle, maddî tutkulara esir edilmiş bir ilmin, yani ‘bilim’in çatışması gayet tabiî ve normaldir.

Meselenin bir yönü daha var. Muharref Tevrat ve İncil, ilâhî söz olma adına kendilerinde pek çok yanlışı barındırmaktaydı. Daha çok kendi zamanlarındaki dinî meselelere çözüm getirmek ve ‘dindar’lara hitap etmek için ‘din adamları’nca kaleme alınan ‘Kitab-ı Mukaddes’, her zamana, her seviyeye ve her mekâna hitap edici vasfıyla ilâhî dilini kaybedince, kâinatta değişmekten ve tahriften masûn ilâhî hakikatlerin keşfi karşısında şüphe gubarına ve inkâr rüzgârına maruz kaldı. Meselâ, Kitab-ı Mukaddes, dünyanın yaratılışına ve insanın yeryüzüne gelişine belli ve kesin seneler biçiyor, kâinatın altı günde yaratılışını pazartesi, salılarla ifade ediyor ve Allah-insan münasebetini Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) Cennet’ten çıkarılışı kıssasında -hâşâ- rakip iki kralın münasebeti gibi takdim ediyordu.

127