İkincisinde, kendisine hac farz olduğu hâlde gidemeyen çok yakın bir dostumuzun pederi namına gitmiştim. Aslında bu şekilde bir hacca gitmeyi hiç istemezdim. Çünkü öyle birinin namına yapılacak bir hac, bana çok ağır gelirdi. Ama, oraları özlemiştim. Bu vesileyle de o dostla beraber ikinci kez o kutsî yolculuğa çıktık.
Diğeri ise, medyada aleyhimize şiddetli bir kampanya başlatılmıştı. Buna karşı ruhumda duyup hissettiğim sıkıntılarla, yine özlemini çektiğim o kutsal mekânlara gidip, dua etme ve o arındırma muslukları altında yıkanma ihtiyacını duydum. Cenâb-ı Hak imkân verdi ve 1986’da üçüncü kez yeniden hacca gitmek nasip oldu.
Ne var ki, bu son haccımda, Mekke ve Medine’yi çok sevdiğim hâlde, dine, milletimize hizmet itibarıyla memleketime dönme zorunda olduğum mülâhazasıyla, oradan ayrıldık ama, giriş yapmama tahdit konmuştu. Uçak kapıları bu şekilde yüzümüze kapatılınca, biz de bu zorunluluk karşısında ve biraz da ülkeme olan sevgi ve muhabbetle, kaçak olarak karadan girme yolunu seçtik. Daha sonra da kendim, Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gidip ifade verdim.
Bir Anekdot
Tasavvuf kitaplarında yer alan bir menkıbeye göre ehlullahtan biri kılı kırk yararcasına titiz bir hayat yaşamaktadır. Böylesine şuurlu bir hayat yaşayan bu zatın çocuğu ise eline bir çivi alıp, suyun olmadığı bir yerde tulum ile evine su taşıyan halkın arkasından koşarak tuluma bir çivi atıp deler. Fakat millet, efendisinin hatırına çocuğa bir şey diyemez.