Mesele o kadar mühimdir ki, bazı mezheplere göre üçüncü senenin sonunda herhangi bir adam hiç kimseye sormadan sabanıyla o tarlaya girer ve orayı ekip biçerse, artık o tarla onun olur. Hanefî mezhebine göre ise, böyle bir tasarruf devletin iznine bağlıdır. Yani devlet, üç sene bakımsız kalmış bir yere el koyar ve orayı birisine devreder. Öyle veya böyle, İslâmî anlayışa göre hiç kimse kendi arazisi de olsa yerini böyle metruk bırakamaz.
Peygamber Efendimiz, bizzat kendi hayatlarında iktâ yapmış ve eski-yeni birçok sahabiye bu usûlle toprak vermiştir. Raşid Halifeler devrinde de aynı uygulama yapılagelmiştir.29
İşte İslâm’ın meşru kabul ettiği gelir kaynaklarından biri de budur. Fert bu yolla da arazi kazanır ve belli ölçüde imkân sahibi olur.
h. Zekât ve Sadaka
İslâm’da zekât, tam anlamıyla ve bütün yönleriyle bir teminat (sigorta) müessesesine ait fonksiyonları yerine getirme potansiyeline sahiptir. Bu açıdan, günümüzdeki sigorta kuruluşlarının, müsemma olarak “İslâm’da yoktur.” hükmüyle bir çırpıda onun nefyedilmesi, biraz aceleden verilmiş bir karar olsa gerektir.
Ancak, dünyada işlerliğini devam ettiren hiçbir sigorta, zekât müessesesindeki teminat ve garantiyi veremez ve onun kadar insanî yanı olamaz. Sadece şu âyet bile bu hükmümüzü ispata kâfidir:
“Zekâtlar; Allah’tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memurlara, kalbleri İslâm’a ısındırılacaklara verilir ve kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların, yolda kalanların uğrunda sarf edilir.”30
Şimdi soruyorum: Hangi sigorta şirketi vardır ki, kendini önceden sigorta ettirerek belli bir prim ödememiş insanlara el uzatsın ve onlara malî yönden destek olsun. Hâlbuki, zekâtın kendilerine verilmesi caiz olan bu sınıfların hepsi, İslâm’ın yaşandığı bir toplumda garanti altındadır.
Dipnotlar
- 29 Buhârî, cizye 4; humus 19; nikâh 107; Ebû Dâvûd, imâre 36; Tirmizî, ahkâm 39; İbn Mâce, ruhûn 17; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/192.
- 30 Tevbe sûresi, 9/60.