İşte Kur’ân, bu iki hâdiseyi bir hakikatin iki ayrı yüzü gibi gösterir, Allah’la (celle celâluhu) münasebet, amel ve içtimaî yapı arasındaki dengeye dikkatlerimizi çeker.
2. Hakka ve Adalete Dayanmayan Hiçbir Sistem Ayakta Duramaz
Bugüne kadar, temelinde akideden beslenmeyen ve amelle desteklenmeyen içtimaî sistemlerin ayakta kalamaması, hatta yerle bir olması, bundan sonra da ayakta kalamayacaklarının emaresidir. Bu sebeple, şu anda, değişik milletlerde görülen sûrî (görünüşteki) sağlamlığa aldanılmamalı; bunlar, dünyevî çıkarların, hırsların ve sömürülerin bir araya getirdiği yığınlardır ve er geç dağılmaya mahkûmdurlar. Zira onları birleştiren esaslar aynı zamanda ayrıştıran hususlardır. Bir toplumun, güçlü olması ve ayakta kalabilmesi için sağlam kaideler üzerine oturması şarttır. Çıkar ve menfaat gibi şeyler asla kaide ve temel olmaya elverişli değillerdir.
Devlet-i ebed-müddet mefkûresine bağlı fertler mânevî donanımları itibarıyla tam olmalıdırlar. Münasebetleri dünyaya ayarlı fertlerden, uzun ömürlü bir toplumun meydana gelmesi mümkün değildir.
Evet, bir toplumun devamlılığı adına, onu teşkil eden fertler arasında, ebedî âlemlerde devam edecek kuvvetli bir rabıtaya ihtiyaç vardır. Bu rabıta da olsa olsa İslâm olabilir. Evet, onun müntesipleri birbirlerine işte böyle bir bağla bağlıdırlar.
Şayet bir cemaat, hem dünyada hem de ukbâda devam edecek böyle güçlü fasl-ı müşterekler etrafında toplanmışsa, bir kısım küçük menfaatlerin haleldâr olması kat’iyen onları birbirine düşüremez ve zaafa uğratamaz. Belki onlar, o hâl ile o büyük fasl-ı müşterek etrafında, لِتَعَارَفوُا3 sözündeki gerçek teârufun (tanışma) sırrını anlarlar ve şube şube, kabile kabile, oymak oymak ayrılmış ve yaratılmış olmayı, “Daha iyi tanışma ve anlaşma” hikmetine bağlarlar. Bu, bir şuur işidir ve onu da ancak Kur’ân’a gönül verenler anlayabilirler.
Dipnotlar
- 3 Hucurât sûresi, 49/13.