Mus’ab b. Umeyr’in gayret ve çalışmalarıyla Medine, kısa zamanda İslâm Site Devleti’nin kurulmasına müsait bir zemin hâline gelmişti. Bu cümleden olarak bir taraftan ensar, muhacir kardeşleri için barınacak yer hazırlarken, diğer taraftan kendilerini iman cihetiyle yeterli hâle getirmeye çalışıyorlardı. Zira, üzerlerine alacakları bu dağlardan daha ağır yük başka türlü taşınacak gibi değildi. Bu itibarla, neleri varsa hepsini göç eden kardeşleri uğrunda bezletmeye hazırlanıyorlardı. Hazırlanıp verdiler; sonra da verdikleri her şeyi bütün bütün unutarak bihakkın ensar olduklarını ortaya koydular.
İşte ensar buydu ve onlar bu seviyeyi yakalamışlardı. Evet, onlar, daha önce yaptıkları hiçbir iyiliği hatırlamamakta kararlı, minnet ü ezaya götüren her şeye karşı da kapalıydılar. Onları bu kıvama getiren, başka değil, imanlarıydı. İşte, imanla içtimaî yapı arasındaki ince ve sırlı münasebet…!
Amel için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Yukarıda belirttiğimiz gibi, amel ile içtimaî yapı arasında çok yönlü bir irtibat vardır. Onun içindir ki, Kur’ân-ı Kerim, korku ve ümit dolu insanların, bu hâl ve keyfiyetle gecelerini uyanık geçirdiklerini anlattığı bir yerde, hemen onların îsâr (kendi ihtiyacına rağmen başkasını tercih) hasletine dikkatleri çekerek bu iki vasfın birbiriyle olan münasebetine işarette bulunur ve şöyle buyurur:
“Yanları yataklarından uzaklaşır (gece teheccüt namazı kılmak için yataklarından fırlayıp kalkar ve Rabbilerinin huzuruna gelir), havf ve recâ ile Rabbilerine dua eder ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infakta bulunurlar.”2
Bir tarafta ciddî bir kulluk şuuru ile gecelerini ibadet, murâkabe ve muhasebe hummasıyla geçirme, diğer tarafta da durmadan infak etme ve servetini fakirlerle paylaşma…
Dipnotlar
- 2 Secde sûresi, 32/16.