Ancak, âyet-i kerimede, münafık olmalarına rağmen yine de insanlar içinde kendilerine bir yerin verildiği görülmektedir. Bu, şeytanın meleklerle beraber Hazreti Âdem’e secde etme emrine muhatap olmasına benzer. Aslında şeytan, كَانَ مِنَ الْجِنِّ “O, cinlerden idi.” (Kehf sûresi, 18/50) âyetinin mantukunca cin taifesindendi ve cinlerin de merede kısmındandı ama meleklerle beraber bulunuyordu. Bunun için, وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلاَئِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ “Bir vakit meleklere: ‘Âdem için secde edin!’ dedik. Bütün melekler secde ettiler de İblis etmedi.” âyetinde, melek olmamasına, cinlerden olmasına rağmen meleklerle beraber secde emrine muhatap olduğu ifade ediliyor. Aynen onun gibi insanlar içinde de beşerin şeytanı sayılan münafıklar anlatılırken “İnsanlar içinde bir gürûh vardır ki...” ifadesi kullanılmaktadır. Bir mânâda onlara: “Siz marazınızın artmasıyla ve selim fıtratlarınızı bozmakla insanlar arasındaki yerinizi kaybetme durumundasınız. Öyleyse اٰمِنُوا كَمَۤا اٰمَنَ النَّاسُ “Hakiki insanların iman ettiği gibi iman edin.” denilmektedir. Onlar ise, “Biz sefihlerin yani görgü ve düşüncesi kısır olanların inandığı gibi mi inanacağız?! Bunu mu bize teklif ediyorsunuz?!” diyerek bu teklifi geri çevirmişlerdir/çevirmektedirler.
Bundan şu da anlaşılabilir: Münafıklar, esasen kendilerine göre bir çeşit inanıyorlardı. Ne var ki bu inanma, Allah katında makbul olan iman şeklinde değildi. Bu çarpık anlayışla onlar, mü’minlerin inanma şeklini sefihlere has bir iman olarak görüyor ve bu şekildeki hakiki imana karşı tavır alıyorlardı.
Burada akla şöyle bir soru gelebilir: “Münafıklar, أَنُؤْمِنُ كَمَۤا اٰمَنَ السُّفَهَۤاءُ ‘Sefihlerin, yani bilgisiz, kültürsüz, ilmî seviyeleri olmayan sıradan kimselerin inandığı gibi mi inanacağız?’ ifadesini kendilerine emr-i bi’l-ma’ruf yapan mü’minlere mi, yoksa şeytanlarıyla baş başa kaldıkları zaman kendi kendilerine mi söylüyorlardı?”