İçeriğe geç

Münafıklar ve bir kısım Ehl-i Kitap –insaflı olanlar müstesna– bu kategori içinde mütalâa edilegelmişlerdir. O gün ortada yeni bir mesaj ve bu dinin temsilcisi etrafında toplanmış, önceleri az ama zaman geçtikçe çığ gibi gelişen, büyüyen aydınlık bir kitle vardı. Onlar bunu hiç anlayamıyor ve sindiremiyorlardı. Gerçi azıcık basiretleri olsaydı ve kendi vicdanlarına, vicdanî müktesebatlarına dönüp baksalardı daha farklı davranacaklardı ve hem Tevrat’ın hem de İncil’in bir Nebi-yi Ümmî’den haber verdiğini göreceklerdi. Esasen onlar, böyle bir peygamberin kendi çevrelerinde zuhur edeceğini çok iyi biliyorlardı. Nitekim Hazreti Mesih’ten sonra o devre kadar Resûl-i Ekrem gibi şânı yüce, fezâil ve meârif âbidesi bir zatın zuhur ettiğine de hiç şahit olmamışlardı. Eğer onlar birazcık olsun vicdan ve iz’an sahibi olsalardı Resûl-i Ekrem’in o işaret edilen peygamber olduğunu hemen anlayacaklardı. Ne var ki, bu kadarcık olsun dönüp vicdanlarına bakmıyorlardı. Onun için de bir türlü tereddütten kurtulamıyorlardı. Aslında, âhir zamanda gelecek Nebi’nin ahiret hakkında tafsilat vereceğini kitaplarında da görüyorlardı ama içlerindeki kin ve haset böyle bir şeyi kabule fırsat vermiyordu. Bundan anlaşılan şu idi ki, bunlar, esasen yanıltmayan bir şuura, bir akla ve bir ilme sahip değillerdi, bundan dolayı da gözlerinin önünde olup biten bu gerçekleri göremiyorlardı.

301