Mesela bir mü’min, Peygamberinin: “Kim bugün iman ederek ve sevabını Allah’tan bekleyerek burada savaşıp ölürse Cennet’e girer.” müjdesini duyup elindeki hurmaları atar ve: “Bunların eliyle ölmekle Cennet’e gireceksem bu canıma minnet.” diyerek hayatını istihkâr eder ve şehadete yürür.[4] Hayatı en mühim mesele sayan ve Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle bin sene ömür yaşamayı isteyen bir insanın,[5] hayatını istihkâr edip böylesine her şeyi elinin tersiyle iten bir zata sefih demesi kendince gayet normaldir.
Şimdi bir insan düşünün ki, çoluk çocuğunu kendi öz yurdunda bırakıyor ve bir sığıntı gibi başkalarının evine sığınıyor. Zamanında Yemen ve Şam ticaretiyle önemli imkânlara sahip olan bu insan, sığındığı o kimsenin bağında, bahçesinde bir işçi gibi çalışıyor. İşte böylesine akıl almaz fedakârlık ve sıkıntılara göğüs geren bir mü’minin bu durumunu gören münafıklar bu kişiye sefih diyorlar.
Bundan da anlaşılmaktadır ki, mü’min ve münafıklar nazarında ölçüler çok farklı ve değer hükümleri de ayrı ayrı idi. Böyle olunca onlar kendi içlerinde sahabiye, normal görerek, –hâşâ– sefih diyebiliyorlardı. Vâkıa yer yer bunu izhar da ediyorlardı.
قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَۤاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ “Size karşı olan düşmanlıkları ağızlarından taşıp meydana çıkmaktadır; kalblerinin gizlediği düşmanlık ise daha büyüktür.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/118) âyeti bunu açıkça göstermektedir. Cenab-ı Hak da onların içlerindeki bu düşmanlığı أَلَۤا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَۤاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ“İyi bilin ki, asıl sefih onlardır ama bilmiyorlar” âyetiyle açığa çıkartmakta ve onların karakterlerini ortaya koymaktadır.