İçeriğe geç

Allah’ın yarattığı her şeyde, Hakîm isminin muktezası olarak bir kısım hikmetler müşâhede edilir. Biz bu hikmetleri araştırmak, iman ve iz’an adına değerlendirmekle mükellefiz. Burnun, yüzün ortasında, iki gözün arasında, alnın altında olmasını; gözlerin, iki çukurcuk içinde bulunmasını; iç kulak, dış kulak ve orta kulağın yapısını ve östaki borusunu araştırır, bunlardan damla damla hikmetler çıkarmaya çalışırız. Ve önümüze dökülen her hikmet pırlantası bizde imanımız adına yeni bir irfan ufkunun açılmasına vesile olur. Biz, işte bu mânâdaki bir felsefenin yanındayız. Nitekim bu mânâda bir felsefe de İslâm’a ve Kur’an’a muvafıktır. Fakat Kur’an’ın nasslarına ve İslâm’ın esaslarına zıt olan, bugün ağırlığını hissettirse de yarın değişecek olan felsefe ile Kur’anî hakikatler arasında yer-gök arası kadar mesafe vardır.

Sorunun ikinci şıkkında Farabî ile İbn Sina hakkındaki düşüncelerim soruluyor. Bunlar birbirinden biraz farklıdır. Her ikisi de çok güçlü insanlardır. Ancak pozitivist çevrelerde İbn Sina biraz daha fazla ağırlığını hissettirmiş ve hususiyle Endülüs’te yedi-sekiz asır kadar kitapları tedris edilmiş, yerine göre ağırlığı olan, din, tıp, hikmet, mantık ve felsefeye kadar pek çok sahada eserler vermiş ansiklopedik bir insandır. Bu iki dâhi, cevval ve müthiş bir zekâya, bediî düşünceye sahip kimselerdir. Ama bunlar, nübüvvetin nuru altında hüküm ve beyanlarda bulunmanın yanında yer yer aklın düsturlarına tâbi olup nübüvvetin yol göstericiliğini terk ettikleri için hata ve kabahatler irtikâp etmişlerdir. Bu mevzuda Farabî, İbn Sina’dan çok daha ileriye gitmiştir.

234