Mevzuyla alakalı kendime ait bir hususu arz etmek istiyorum. Ben babamı kırdığımı pek bilmem. Bir tahdîs-i nimet olarak arz edeyim ki, hayatımda babamın gölgesine ayağımı hiç basmadığıma yemin edebilirim. Yanında yürürken hep bir gölge boyu geriden gittim. Çok nezih bir insan olan babam aynı zamanda benim Arapça hocamdı. Ancak bir defasında bir davranışından ötürü ona, “Baba, bana macera gibi gelen bu meselede annemi ve kardeşlerimi ağlatacaktın.” demiştim. O, onların da hoşnut olmadıkları bir yere gitmiş, dönerken tren raylarının üzerine düşmüş, kaderin cilvesi tren hiçbir şey yapmadan geçip gitmiş, sadece elbiselerini kesmişti. Ben de bu durumda kendisine teessürümü arz etmiştim. Babam biraz da sitemle öfkelenerek bana aynen şöyle dedi: “Sen nasıl bir baba istiyorsun?”
Bu hâdiseyi hatırladıkça mahkeme-i kübrada bununla karşıma çıkacağı endişesiyle kalbim titrer. O gün benim dünyam yıkılmıştı. O kadar yıkılmıştı ki, yaktığım ocaktan habersizdim. Ocak yanmış, etrafını da yakmış, kaldığım odada küçük bir yangın çıkarmıştı. Adeta şok olmuştum.
Evet, anne-babanın hakkı çok büyüktür. Bu kadarcık bir meselede bile hiçbir zaman kendimi affetmedim. Aziz babama, öyle mütedeyyin bir insana bunu neden söylettim? Hâlâ endişesini içimde taşıyorum. Ama vefat ederken benden memnuniyetini izhar etti. Vefat edeceği gün hayatının son dakikalarını yaşarken Ramazan’ın ilk perşembesiydi. Kendisine, “Baba, müsaade edersen yeni vazife yerim Manisa’ya gideceğim” dedim. Gitmeme pek razı olmamış gibi bir ifadeyle yüzüme baktı ama arkasından “Git oğlum! Burada iki göz, ama orada binlerce göz seni bekliyor, git.” dedi. Memnundu, hoşnuttu ama ben hâlâ kendimi affedemiyorum.