Siz Ebû Talib’e bakın ki, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) ta çocukluğundan itibaren yanına aldı, 48 sene himaye etti.. ve hep O’na arka çıktı. Kimseyi O’na dokundurtmadı. Ama buna rağmen, iman etmediği için o ilâhî teminatı kazanamadı. Hatta Ebû Bekir, başı bir kuşun tüyleri gibi kıvırcık kıvırcık bembeyaz olmuş babası Ebû Kuhafe’yi alıp Efendimiz’in huzuruna getirdiğinde Ebû Kuhafe, Efendimiz’in dizlerinin dibine oturmuş, geç de olsa oğlunun girdiği nurlu yola girmiş ve Müslüman olmuştu. Bunun üzerine de Hz. Ebû Bekir ağlamaya başlamış ve Resûlullah da (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Niçin ağlıyorsun, baban hidayete erdi ya?” diye sormuştu. Hz. Ebû Bekir’in cevabı da şu olmuştu: “Yâ Resûlallah! Babamın yerine şu kelime-i tevhidi söyleyenin Ebû Talib olmasını ne kadar arzu ederdim!”6
Çünkü Ebû Talib Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) himaye edenlerin başında idi, O’nu bağrına basmış ve: “Git, bildiğini yap, ben sağ olduğum müddetçe sana kimseyi dokundurmam.” demişti. Ayrıca çocuklarından Haydar-ı Kerrar Hz. Ali’yi ve Mute’nin kahramanı Cafer’i Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) emrine vermiş, vermiş ve onları en emin ele teslim etmişti. Ama, bütün bunların Ebû Talib’e bir faydası dokunacak mıydı? İşte bütün mesele burada! Eğer imanla gitmişse, evet. Şayet imanla gitmemişse, o zaman işi çok zor ve kurtuluşu mümkün değil.
Bu mânâda kalb selimliği çok önemli bir husustur. İnsanlar birçok iyilik yapabilir, civanmert davranabilirler. Fakat evvelâ kalbin şirkten, küfürden ve dalâletten kurtulması gerekir.