İmam Ebû Yusuf, kendisine sorulan yüz sorudan altmışına “Lâ edrî” (bilemiyorum) cevabını verir. Soru sahipleri hayret içinde ve ham bir çıkışla “Sana bizim sorularımıza cevap vermen için maaş veriliyor. Hâlbuki sen soruların çoğuna “Bilemiyorum.” diyorsun. “Bu nasıl olur?” derler. Ve büyük imam şu cevabı verir: “Siz maaşı benim bildiklerime veriyorsunuz. Bilmediklerime de vermeye kalksanız bütün dünyayı bana vermeniz gerekirdi!”
İşin bu tarafı biraz da kendisine soru sorulan ve kendilerinden cevap beklenenleri ilgilendiren kaide. Bir de soru sormanın kendine göre âdâbı ve erkânı vardır ki, bu edep çerçevesi içinde sorulan sorular kanaatimizce verilen cevaplar kadar mühim ve bir o kadar da zor ve müşkildir. Tembel beyinler soru soramaz. Düşüncesi nemlenmiş insanlarda düşünce aksiyonu olmaz. Bu edebi de bize yine Cibril hadisi öğretiyor. Cibril edep içinde yaklaşıyor, evvelâ insanlardan bir insan olma hüviyetine bürünüyor, sonra da “Yaklaşabilir miyim?” nezaketiyle işe başlıyor, üç defa izin istiyor, dördüncüde diz çöküp ellerini dizlerine koyuyor ve sorularını öyle soruyor: “İman nedir, islâm nedir ve ihsan nedir?..” gibi en can alıcı soruları soruyor.
Soru çeşitli gayeler için sorulur. Bildiğini bildirmek için veya karşısındakini imtihan etmek için soru sormak, belli bir gaye ve hedefe makrûn değilse hiç tasvip görecek davranışlardan değildir. Ancak öğrenmek için veya kendisi bilse dahi orada bulunan diğer insanların öğrenmelerini temin için sorulan sorulardır ki, edep çerçevesi içindedir. Bu gruba dahil sorular birer hikmet fideliğidir. İşte Cibril’in soruları bu cinsten sorulara güzel bir örnektir.