Çünkü diğer din mensuplarının pek çoğu, belli bir devreden sonra sapıtmış, dalâlete düşmüş ve kendi ufuklarını karartmışlardır. Hâlbuki Müslümanlar dünden bugüne apaydın bir yolda ve ışığa gönül vermiş aydın ruhlar olarak nurdan bir ufka doğru yol almaktadırlar.
Burada yeri gelmişken, her zaman tekrar edilen bir hususu tekrar etmeme müsaade edilsin. Biz, bize düşen vazifeleri yapmakla mükellefiz. Neticeyi yaratmak, Allah’ın hikmet ve ihsanına kalmış bir iştir. Aynen Allah Resûlü’nün dedesi Abdülmuttalib’in Ebrehe’ye dediği gibi biz vazifemizi yapar Şe’n-i Rubûbiyetin gereğine karışmayız. Ebrehe Kâbe’yi yıkmaya geldiğinde, Abdülmuttalip ona müracaat eder. Bünyesinde, varlığın özüne ait bir mânâyı taşıyan bu insan, gören herkesi hayran bırakacak kadar çok heybetli ve görkemlidir. Ebrehe onu görünce aynı his ve duygulara bürünür ve aklından: “Bu insan benden ne isterse yaparım.” diye geçirir. Büyük ihtimalle “Kâbe’yi yıkma!” diye iltimasta bulunacağını zannediyordur. Fakat durum hiç de onun beklediği gibi olmaz. Kendisine ne istediği sorulunca, Abdülmuttalip “Develerimi.” der. Ebrehe hayrette kalmıştır:
– Yahu, der, ben Kâbe’yi yıkmaya geliyorum, sen ise benden develerini istiyorsun, bu nasıl iştir?
– Ben develerin sahibiyim, der Abdülmuttalip, onları korumakla vazifeliyim. Kâbe’nin de sahibi var; O da orayı korur. Ve hâdise onun dediği gibi olur. Cenâb-ı Hak kendi beytini, hem de hiç beklenmeyen bir tarzda korur. Ebabil kuşları, ister melekler olsun, ister ruhanîler veya isterse bildiğimiz normal kuşlar; bizim için çok mühim değildir. Mühim olan Cenâb-ı Hakk’ın Kâbe’yi korumasıdır. Bu kuşlar, attıkları taşlarla onları yenmiş ekin tarlasına çevirmiş ve hepsi de hazan görmüş yaprağa dönmüştür.5
Dipnotlar
- 5 Fil sûresi, 105/1-5.