İçeriğe geç

Meleklerin bakmaya kıyamadığı o yüze, uygun olmayan şeyler atılıyor, Arş’ta gezen başına işkembe konuyor, bastığı yerlerdeki tozu toprağı gözümüze sürme diye çekmeyi canıma minnet bildiğim o mübarek ayaklarının altına dikenler serpiliyor veya taşlanarak, o mübarek ayaklar kan revan içinde kalıyor (Kim bilir O’nun ayağına değen her taş karşısında gökteki melekler nasıl feryat edip semayı ihtizaza getiriyorlardı!); bütün bunlar oluyordu da fakat O sanki bütün bu olup bitenlerden habersiz yaşıyordu. Neden sonra, Ömer’de bir hıçkırık duyunca “Niçin ağlıyorsun yâ Ömer”2; Ebû Hüreyre’nin iki büklüm ağlayışını görünce “Ey Ebû Hüreyre, seni ağlatan nedir?”3 veya canından bir parça kızı Fatıma’nın billur gibi gözyaşlarının yüzünde inci daneleri gibi süzülmeye başladığını görünce “Kızım, seni ağlatan nedir?”4 diye soruyor ve her defasında kendisiyle alâkalı bir derdin onları ağlattığını anlayınca teselli ediyor: “Ağlamayın, Allah bu dini aziz kılacaktır.”5, “Ağlama! Allah senin babanı zayi etmeyecektir.”6 tesellisiyle iktifa ediyordu.

Evet, Allah O’nu zâyi etmedi. O her inanan gönülde bir gül, bir Cennet çiçeği gibi bugüne kadar yaşadı ve bundan sonra da yaşayacaktır. O’nun sadık dostları da aynı şekilde davranıyorlardı. Yeryüzünde herkesin, her kesimin ittifakla kabul edip kendilerine rehber edinecekleri tek cemaat, sahabiler cemaatidir. Biz onların sadık kapı kullarıyız. Ümidimiz de Cenâb-ı Hakk’ın bizi bu ikrar ile haşretmesi merkezindedir.

Ben kendimi mü’minlerin en mücrimi kabul ediyorum. Buna rağmen onlardan biri tenezzül buyurup misal âleminden ufkuma dikilse ben de rüyamda görüversem, o gün kabıma sığamıyor ve sevincimden uçacak hâle geliyorum.

73