İçeriğe geç

Hakiki bir mü’minin, nâil olduğu bir kısım muvaffakiyet­leri kendi çıkarları istikametinde kullanması veya üzerinde bül­büller ötüşüyor diye şımarıp küstahlaşması söz konusu olamaz/olmamalı. O, mazhar olduğu ihsan ve ikramlar karşısında, “Acaba ben, gülümle, çiçeğimle, yapraklarımla, kökümle yeniden bir kere daha toprağa dönüp, yeni bir kısım güllerin neşv ü nema bulması için uygun bir ortam ve zemin teşkil edebilir miyim?” mülâhazalarıyla hareket eder/etmelidir.

Üstad Necip Fazıl (makamı Cennet olsun), kendisinden bahsederken, “Beni de bir gübre kabul edin.” derdi. Onun bu sözünü hiç unutmam. Aslında kendi büyüklüğünün farkında olmasına rağmen bu mülâhazalar içinde bulunması onun tevazu, mahviyet ve hacaletini ifade etme adına çok önemlidir. İşte bir mü’min kendisine böyle bakmalıdır. O, bir gül bahçesine dönse, her tarafa ser çekse, dört bir yandan bülbüller üşüşerek onun yapraklarına konsa, onun için şarkılar ve naatlar okusa, o, tekrar yeni güllerin bitmesi adına gül yaprakları hâlinde toprağa dökülmelidir. Zira Allah’ın sağanak sağanak başımızdan aşağıya yağdırdığı nimetleri karşısında bize düşen vazife, mahviyet, tevazu ve hacaletimizi daha da derinleştirme olmalıdır. Hatta birileri, bizden bahsettiğinde biz, “Allah Allah! Ne halt karıştırdık ki bu insanlar, bizim için sövme mânâsına gelen bu övgü dolu sözleri söylüyorlar!” demeliyiz.

Ortaya konulan hizmetleri ille de esbab-ı âdiye içinde bir sebebe dayandırmak gerekirse, onu mü’minler arasındaki vifak ve ittifaka verilmelidir. Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu), vifak ve ittifakı kendisine yönelmiş bir teveccüh veya nazar kabul ettiği, teveccühe teveccühle, nazara da nazarla mukabelede bulunduğu düşünülmelidir. Çünkü vifak ve ittifak, tevfik-i ilâhînin en büyük vesilesidir.

108