Deneylerle güya netice ve gerçeğe varmaya çalışan bilimin asıl “zayıf büyüsü” burada yatmaktadır. Ön hakikatler olmadan, yani ortada kesin bir “denek taşı” bulunmadan vâkıalar ve hipotezlerle neticeye gidilemez. Bugün, asırlar boyu “telâhük-ü efkâr”la, yani fikirlerin birbirine katılmasıyla gelişen ilimlerin deneylerde kullandığı birtakım “ön hakikatler” bulunduğundandır ki, “Bu işin başlangıcı nasıldı, nasıl oldu?” sorusunu sorma ve düşünme fırsatı vermeme kurnazlığı içinde, deneylerle gerçeğe ulaşmaktan bahsedilebilmektedir. Sürekli gözden kaçırılan bu noktadır ki, felsefede bir “epistemoloji” meselesini gündeme getirmiş ve meselâ, tabiî, sosyolojik, psikolojik… her hâdiseyi, her vâkıayı açıklama iddiasındaki diyalektik materyalizm, “insanın düşünerek ve karar vererek bir meslek sahibi, bir çiftçi, avcı, öğretmen… olmadığı, kullandığı üretim araçlarıyla kendisi arasındaki münasebetin onu mesleğini seçmeye ittiği” gibi bir iddiada bulunabilmiştir. Bu durumda, ilk insanların “balıkçı ve avcı” olduklarını iddia eden diyalektik materyalizm, bu insanların avcılık ve balıkçılık aletlerini hazır bulmuş olmaları gerektiği ve bunları kimin yaptığı sorularıyla karşı karşıya kalacağını herhalde fark etmemiştir. Kısaca, felsefenin ve bilimin gerçek konusunda ileri sürdükleri bütün iddialar birer fantezi olmaktan öte gidememektedir.