İçeriğe geç

Bilim, bu hâliyle gerçeği bulmaktan ve ifade etmekten çoğu yerde uzaktır. Çünkü “gerçek”, değişen âlemin ve hâdiselerin ötesinde bir ve değişmez olduğu hâlde, bilim onu ısrarla değişen âlemde aramakta ve bu arayışında da öncelikle “duyu”lara dayanmaktadır. Duyular ise her zaman yanıltıcıdır ve ulaştıkları idrak ve neticeler kişiden kişiye değişir. Sonra, duyuların verilerini bilgi hâline getirecek olan istidlâlî akıl, kişiler sayısınca farklı farklıdır. Bu sebeple, bilim, duyuların yanlışlığını güya gidermek ve onlardan doğruya veya gerçeğe varabilmek için “deney” metoduna yönelmişse de, elde kabul edilmiş ön hakikat olmadan deneyin herhangi bir şeyi ispatlayamayacağı açıktır. Herhangi bir hâdisenin iki ayrı zamanda ve iki ayrı yerde, hatta milyonlar sayısınca ayrı zamanda ve ayrı yerde meydana gelmiş olmasının, onun bir defa daha meydana gelmesini mutlaka gerektirmeyeceği David Hume’dan beri Batı’da da bilinen ve kabul edilen bir hakikattir. Deney metodunun Claude Bernard gibi bazı öncüleri bile, vâkıa ve hipotezlerin ancak önceden edinilmiş düşünce ve hakikatlerin yardımıyla yorumlanabileceğini, bu düşünce ve hakikatler olmadan deneye esas alınan vâkıaların hiçbir “bilimsel” değer taşımayan “yalın vâkıalar” olarak kalacağını belirtmektedirler.

3