Fethullah Gülen Hocaefendi, bütün eserlerinde olduğu gibi, bu eserinde de, sadece akla hitap eden veya bilimsellik gayesi güden akademik ve didaktik bir metodu benimsemiş olmayıp, ikna için akla, muhakemeye ve mantığa hitap ettiği anda ruha, kalbe ve daha iç fakültelere yönelmekte ve böylece bilme ile inanmanın, zihnî kabul ile kalbî tasdik ve iz’anın farklı olduğunu da ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, bu eserde bir yandan varlığın metafizik boyutu hakkında, meselâ ruhun, meleklerin, cinlerin ve şeytanların varlıkları hakkında aklî ve ilmî delillerle akıl, muhakeme ve mantığımız nasibini alırken, hemen arkasından, bu varlıkların mahiyetleri, yaratılış sebepleri ve görevleri hakkında, en azından tasavvur planında onların dünyasına girmekte ve kendileriyle farkında olduğumuz veya olmadığımız münasebetleri kavrayabilmekteyiz. Fethullah Gülen Hocaefendi, bizi tam bu noktada bir adım daha ileri götürüp, yeryüzündeki varlık sebebimiz ve sorumluluğumuzla karşı karşıya getirerek ruhumuza ve kalbimize yönelmekte; bu şekilde bir yandan “zübde-i âlem, semere-i şeceratü’l-kevn” (âlemin özü, esası veya yaratılış ağacının meyvesi) olarak bu varlıkları, yalnızca ayrı varlıklar hâlinde yanıbaşımızda hissetmenin ötesinde bizzat içimizde varlığımızın bir boyutu olarak duyuyor ve daha da ötede, kendi metafizik boyutumuzun en azından teorik idrakine ulaşıyoruz. Sonra bir adım daha atıyor ve bu defa kendimizi, ruhumuzun en derininden yakalanarak, hayat atkılarımız veya ilmeklerimiz arasında çetin bir muhasebe ve murâkabe ateşi içine çekildiğimizi fark ediyoruz. Kitap boyu sürdürdüğümüz bu seyahat hiç kesilmeden ve bitmeden devam ediyor. Kırık-dökük anlatmaya çalıştığım bu seyahati, Fethullah Gülen Hocaefendi, kitabın girişinde birkaç paragraf hâlinde gayet güzel ifade etmektedir: