“Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanımıza geldi. Bazı arkadaşlarımız, hadisle alâkalı bir şeyler yazıyorlardı. “Ne yazıyorsunuz?” diye sordular. Onlar da; “Sizden duyduğumuz hadisleri yazıyoruz.” diye cevap verince Resûlullah şöyle buyurdular: أَتَدْرُونَ مَا ضَلَّ الْأُمَمُ مِنْ قَبْلِكُمْ إِلَّا بِمَا اكْتَتَبُوا مِنَ الْكُتُبِ مَعَ كِتَابِ اللّٰهِ“Sizden önceki ümmetlerin, Allah’ın kitabının yanı sıra başka kitaplardan da bir şeyler yazdıkları, (başkalarının sözlerini de kayda geçirdikleri) için sapıttıklarını biliyor musunuz?”5
Naklettiğimiz rivayetlerde yasağın mantığı bellidir: Kur’ân olsun, Tevrat veya İncil olsun, Allah’ın kitabının başka yazı ve sözlerden tecrit edilmesi; etrafına, nebilerin veya daha başkalarının sözlerinin yazılmaması gerekirken, buna uyulmamış; neticede de Tevrat’a kenarlarından çok şey sızmış, İncil birken, birkaç yüz yıl sonunda kabarmış, mücelletlere ulaşmış.. ve derken her iki cemaatin büyük çoğunluğu da bu şekilde sırat-ı müstakîmden ayrılıp, dalâlet yollarına sapmışlardır.
Bu hakikat, bilhassa hadisin yazılmasına müsaade eden, hatta emreden ve yasaklayan hadislerden çok daha fazla, tesbit üzerinde duran sahih rivayetle bir arada mütalâa edildiğinde daha iyi anlaşılacaktır.
Yukarıda kendisinden “yazma”yı nehyeden hadisin rivayetini aldığımız Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), şöyle demektedir: “Ashab-ı Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) arasında benden daha fazla hadis sahibi kişi yoktur, ancak Abdullah b. Amr İbn el-Âs müstesna; çünkü, ben yazmazdım, o yazardı.”6