e. Sünnet, sahabe-i kiram için mukaddes bir emanetti ve ona riayet ölçüsünde Allah’a ve Resûlullah’a kurbiyet kazanacaklardı. -Allah korusun!- riayet etmezlerse, belki de hain muamelesi göreceklerdi. İşte, Hz. Ali (radıyallâhu anh), Meysere İbn Yakub’un rivayetine göre, Kûfe’deyken bir defasında ayakta su içti. Meysere: “Ayakta su mu içiyorsun?” diye sorunca da şu cevabı verdi: “Ayakta içmişsem, Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayakta içerken gördüğümdendir; otururken içersem, Resûlullah’ın oturarak içtiğini gördüğümdendir.”15
Sınırları korumak gerekiyordu; evet o nasıl yapmışsa öyle yapmak ve aynı şekilde gelecek nesillere intikal ettirmek iktiza ediyordu. Gerçi, Efendimiz’in oturarak içme hususunda tavsiyeleri ve buna terettüp eden birtakım faydalar varsa da, bu bir vecibe değildi ve “Ayakta hiç su içilmez.” diye, âdâb-ı nebevî’yi farz yerine koyup herkesi bir noktaya zorlamanın mânâsı da yoktu.
f. Abd İbn Hayr naklediyor: “Hz. Ali, mestlerin üstünün meshedilmesi mevzuunda şöyle buyurur: ‘Resûlullah’ı mestlerin üstünü meshederken görmemiş olsaydım, bana göre onların altını meshetmek daha uygun olurdu.’ ”16
Onun bu ferdî görüşü sünnete teslim olmanın ve sünnetin olduğu yerde içtihada tevessül edilemeyeceğinin ifadesiydi; ve işte onlar, sünnet mevzuunda bu kadar hassas idiler.
g. Hz. Ali olsun, Hz. Osman olsun, Hz. Ebû Bekir veya Hz. Ömer olsun, ya da bütün sahabiler olsun, ne zaman kendi görüşlerinin aksine sünnetten bir hüküm rivayet edilse, hemen o anda sünnete ittiba eder ve çevreye yayılmış da olsa, kendi görüşlerini derhal terk ederlerdi.