“Cibril (aleyhisselâm) bana Kâbe’nin yanında iki defa imam oldu. Birincide, zeval vaktinde gölge, na’linin tasması kadar olduğu zaman öğleyi, her şeyin gölgesi kendi boyu kadar olunca ikindiyi, oruçlu orucunu bozduğu vakitte akşamı, şafak kaybolduğunda yatsıyı ve oruçluya yemek içmek haram olduğu vakitte ise sabah namazını kıldı. İkincide ise, öğle namazını her şeyin gölgesi kendisinin bir misli olduğunda, ikindi namazını iki misli olduğunda; akşamı evvelki vaktinde (yani daha önce kıldığı vakitte), yatsıyı gecenin sülüsüne (üçte biri) doğru ve ortalık iyice aydınlandığı vakit de sabah namazını kıldı. Sonra da bana dönüp, ‘Yâ Muhammed, senden önceki enbiyânın vakti budur ve namaz vakti, işte bu iki vakit arasıdır.’ dedi.”7
Allah Resûlü, namaz vakitlerini bu şekilde ümmetine talim buyurduğu gibi, namazın farzları, vacibleri, müstehabları, mekruhları, müfsidleri, rükûu, sücûdu, kıraati, tahiyyâtı ve selâmla namazdan çıkılmasında biricik kaynaktır. Evet, mücmel olarak gelen, “Namazı ikâme edin!” emrinin mufassılı ve müfessiri O’dur. O bu büyük ve bu arîz tafsilâtı yaptıktan sonra, Buhârî’nin rivayet ettiği hadiste şöyle buyurur: صَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي“Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, işte öyle kılın.”8 Eğer Kur’ân-ı Kerim, sünnetteki şekliyle namazın tafsîline girişseydi, sadece namaza ait meseleler şimdikinin birkaç katı şişerdi. Kur’ân, bunları ilâhî maksatları gerektiği gibi anlayacak O Büyük Fetanet’e bırakmış ve O da, vahy-i gayr-i metlüvle bize gereken tafsîlde bulunmuştur; aklın aklı aşmışlığı, akla kapalı olan yerleri ilhamla aydınlatmışlığı demek olan fetanetiyle yapmıştır bunları.